Bireylerde Duygusal Aşamalar

BİREYDE DUYGUSAL AŞAMALAR

(Köy Enstitülerinde Eğitim)

 Yeni doğan çocuğun ruh yapısı, bir bardak dolusu temiz suya benzer. Bu  su dolu bardağı, yaz döneminde ya da sıcak bir odada bir masa üzerine koyalım. Üç beş gün sonra bardaktaki su azalır. Boşalan yeri hava doldurur. O yerde hava değil de duman varsa duman, sis varsa sis, zehirli gaz varsa zehirli gaz oldurur. Çocuk büyüdükçe gereksinmesi olan duygusal aşamaları yaşayabilmesi için bu oluşan boşluğu dolduracak üç temel öğe vardır. Sanat, bilim, iş, Bu üç öğe; analiz edilerek bireyin yaşı, zekâsı ve yeteneklerine göre  uyarıcılar olarak bireye sunulmalıdır.(1) Eğer birey, gereksinmesi olan bu uyarıcılara kavuşabilirse duygusal aşamalar doğal olarak  üst üste yükselerek yerli yerine oturur. Birey, Mısır’daki piramitler gibi, her çeşit dalgalanmalara karşı korur kişiliğini...

Bireydeki duygusal  aşamaları şöyle sıralayabiliriz:

1.Anne Sevgisi: Yeni doğan çocuk, paklanıp sarıldıktan sonra hemşire kucaklarsa çocuk ağlar. O nedenle hemen annenin yanına yatırırlar. Annenin kokusunu alan çocuk, eski vatanına kavuştuğu için mutlu olur ve uykuya dalar. 

2.Aile Sevgisi: Üç yaşına giren çocuklarda, anne ve babaya karşı hayranlık duyguları başlar. Anne ve babalarını olağanüstü insanlar olarak görürler. Bu duygular çocukları, anne-babalar gibi davranmaya, onlar gibi giyinme ve onlar  gibi olmaya yönlendirir.(2)Kız babası ile oğlan da annesi ile evleneceğini söyler. ''Biz babanla evliyiz. Büyüyünce senin de arkadaşın olacak.'' gibi yanıtlarla bilgilendirmek gerek çocuğu.

3.Arkadaşlık Sevgisi(duygusu):Altı yaşına gelen çocuk, anne ve babasından daha bağımsız bir duruma gelir. Zaman zaman anne-babaya isyan eder. Arkadaşlarına yakınlıkduyar. Komşu çocuklarla yakın ilişkilere girer. Okul arkadaşları önem kazanır. O nedenle bu yaştaki çocukların okul arkadaşlarına saygı duymalıdır anne-babalar.(3)

4.Milliyetçilik  ve Din Duygusu:

a)11,12 yaşlarında ergenlik çağına giren çocuklar, atalarına karşı merak duyarlar. Okudukları kitaplarda ve dinledikleri masallardaki kahramanları ataları ile bütünleştirirler. Bizim ülkemizde ''Kahraman atalarımız, Orta Asya'dan at üstünde, kılıç sallayarak Anadolu'ya gelip yerleşmişlerdir.''duyguları köpüklenir çocukların zihinlerinde. Amerika’da ise  ''Kahraman atalarımız,300 yıl önce; Avrupa’dan, ağaç teknelerle  denize açılıp,  Büyük  Okyanusu aşarak  Amerika'ya gelip yerleşmişlerdir''böbürlenmeleri dalgalanır zihinlerinde 

b)Din Duygusu: Zamanımızda, kutsal duygu olarak en çok söz edilen duygulardan birisi  din duygusudur. Din duygusu, aile ile çevre etkinliğine göre kimilerinde milliyetçilik duygusundan önce, kimilerinde de milliyetçilik duygusundan sonra oluşur. Din duygusu aşamasında olan birey, kendi ulusuyla aynı dinden olan ulusları, diğer uluslara yeğ tutar. Eğer o birey, din duygusu aşamasını tamamlayabilirse ulusal duygu düzeyine ulaşır.

5.Ulusal Duygu: 15 yaşına gelen bireyde, milliyetçilik ve din duygularının dalgalanmaları, giderek ulusal duygu aşamasına ulaşır. Milliyetçilik duygusu, gökyüzündeki buluta benzer. Rüzgârın yönüne doğru uçuşur, güneşin sıcaklığına göre yoğalır ya da yoğunlaşır. Ama gide gide yağmur olarak düşer yeryüzüne. Milliyetçilik duygusu içinde olan bir çocuk, olumlu bir eğitim ortamındaysa milletini, vatanını, bayrağını tanır. Soyut olan milliyetçilik duygusu, giderek somut bir ulusal duygu aşamasına  ulaşır. Kendi ulusu ile diğer uluslar arasındaki ilişkilere ilgi duyar. Kendi ulusuna bir ayrıcalık (üstünlük) tanır.

6.Hümanizm: Çocuğumuz, delikanlılık çağına girmiş ve on sekiz yaşına basmıştır. Normal eğitimini sürdüren bir delikanlı, yer küredeki ulusları tanır. Din, dil, ırk gözetmeksizin, tüm uluslardaki mucitlere, kâşiflere, sanatçılara, felsefecilere, eğitimcilere ve benzeri dahi insanlara saygı duyar. Artık o delikanlı için yer küre insanlığı önemlidir.(6.F.Baykurt)

7.Doğa Duygusu: Delikanlımız, yirmi-yirmi beş yaşlarına ulaştığında, aldığı eğitimin de katkısı ile doğanın farkına varır. Yer küredeki tüm güzelliklerin kaynağı doğadır. Ne diyor Âşık Veysel:

Dost dost diye çok ellere sarıldım,

Benim sadık yârim kara topraktır.

Bu dizeler, Âşık Veysel’in, duygusal açıdan doğa aşamasına ulaştığının bir belirtisidir.

8.Evrensel Duygu: birey, yirmi beş yaşlarından otuz yaşlarına doğru yol alırken, doğal olarak bir aşama daha gerçekleşir. EVRENSEL AŞAMA. Birey, Güneşi ve gezegenleri düşünür. Güneş sisteminin içinde yer aldığı Gök Adayı (Samanyolu, galaksi) düşünür. Gök ada içinde yer alan milyonlarca güneş sistemini ve bu sistemler içindeki  küreleri düşünür. Türkiye’de 75 milyon, yer kürede 8 milyar insan yaşadığının farkına varır. İnsanın çok değerli bir varlık olduğunu ancak  değerinin Türkiye'de 75 milyonda bir, yer kürede ise sekiz milyarda bir olduğunu anlar.

Ölümünün yaklaştığını anlayan Nazım Hikmet, parmaklarını  açıp elini yukarılara doğru uzatarak, tokalaşırcasına VER ELİNİ EVREN diye bağırmıştır. Yer kürede coşkuyla yaşamış olan Nazım Hikmet, toprak ana ile kucaklaşmak üzere coşkuyla evrenin yolunu tutmuştur. Mevlana Celalettin Rumi de ölümü Tanrı evine girmek, evlilik olarak saymıştır. O tarihte EVREN bilgisi yoktu.(8)

Binlerce yıl önce, çocuklar, doğumlarından üç beş yıl sonra yetişkin duruma geliyorlardı. Bedenleri gelişiyor ama büyüklerinin yaptıklarını kopya etmekle yetiniyorlardı. Ancak çağımızda, bireyin yetişkin bir kişi olarak topluma katılması uzun zaman alıyor.(9) Bu uzun zaman içinde, bireyin, ailesi ve toplumun kendisine  güven duyduklarını bilmesi çok önemlidir. Bu güven duygusunun temelini de eğitim yaşamının ortamı oluşturur.

Kutsal Duygu: Yukarıda sekiz aşama olarak sıralanan duygulara KUTSAL DUYGU denilir. Kutsal duygu, bireyin bilinci ile yüreğinin birlikte çalışması sonucu görülen enerjidir. Bilimsel olarak ise alt beyin ile üst beynin birlikte görev yapması anlamını taşır. Yunus Emre'ye göre ise kutsal duygu, (10) ben ile içre beynin birlikte olmasıdır.

Düşündükçe: İzmir caddelerinde ve parklarındaki ağaçlara bir göz atalım. Yalnızlığın ve yapaylığın bunalımı içindedirler. Ormandaki müziği, gizemi, yeşilliği, estetiği, ormanın doğaya sunduğu güzellikleri kent içindeki ağaçlarda bulamayız. Ormanda özgürlük vardır, dayanışma vardır. Kent içindeki ağaçlar ise yapay dikilmişlerdir. Ağaçların kökleri parkelerle, betonlarla çevrilidir. Atmosfer kirlidir. Ormandaki çam ağaçlarının dalları, gövdelerine göre 45 derece ile uzanırlar  yukarılara. Kent içindeki ağaçların dallarıysa sağa sola, aşağı yukarı, karmakarışık ve çarpık biçimlerde uzanmaktadır. O nedenlerle kent içindeki ağaçlar, özüne uygun olarak doğal yaşamlarını tamamlayamazlar. Ormandaki ağaçlar ise sağlıklı toprak, temiz hava içindedirler. Soğuğa, sıcağa, şiddetli fırtına ve doğal afetlere karşı dayanışma içindedirler. Birey de böyledir. Ormanda olduğu gibi birey de sağlıklı bir ortam içinde, yaşamını  özgürce sürdürebilirse özünde bulunan duygusal yeteneklerini yaşayarak evrensel duygu doruğuna ulaşabilir.

Coşku:  Zaman zaman coşkulu günler ve saatlerimiz olur. Bir kaç aile, güzel bir bahar günü bir pikniğe gitmişizdir. Dağın eteğinde yemyeşil bir yere, hasır, kilim yayıp oturmuşuz. Saatler ilerledikçe çocuklar oynamaya başlarlar. Anne babalar da onlara öykünerek neşelenirler. Şarkılar söyleyip dans ederler. Çocuklar da büyüklere katılır.''Hey gidinin efesi'' diye bağırır birisi. Ardından Yörük Ali türküsü ve oyunu gelir. Tango yapanlar olur. Güneşin batmasıyla birlikte bu coşku  sonlanır. Ertesi gün, evli evine köylü köyüne, Aylar mevsimler sonra karşılaşan aileler ya da çocuklar ''Ne güzel eğlenmiştik o gün. Dağlar sada vermişti coşkumuza.'' diyerek hoşlukla anımsarlar o güzel günü.

Mezuniyet törenleri de bir coşku yumağıdır. Şarkılar söylenir. Dans edilir. Naralar atılır.''Her yıl mezuniyet günümüzde KONAK alanında buluşup eğlenelim.'' sözleri verilip yeminler edilir. Ama o gün bir düş gibi kaybolur gider ve hiç bir mezuniyet yıl dönümünde de KONAK alanında buluşma olmaz.

Geçmiş yıllarda, Köy Enstitüleri üzerine, onlarca yazıda okudum: ''Köy Enstitülerinde gün coşku ile başlar.''

Ama bu coşku, yukarıda anılan coşkulara benzemez. Sabahın ilk saatlerinde, halk dansları ve halk türküleri ile başlayan coşku; dersliklerde, işliklerde, tarım alanlarında ve çeşitli iş yerlerinde gün boyu sürer gider. Gece olup öğrenciler uykuya daldıkları zaman, tüm enstitü yerleşkesi bir sessizliğe bürünür. Hal bu ki gerçek coşku o dakikadan sonra başlar. Gün boyu yaşanan coşkulu yaşantı, gece boyunca beyin hücreleri tarafından sine sine emilir. Gece boyunca beden dinlenir ama beyin güçlenir. Sabah olduğunda, yeni coşkulara acıkmıştır öğrenciler. Halkoyunlar ve halk türküleri şölenine  yetişeceklerdir. Uykudan uyanıp yataklarını düzelten 14-15 yaşlarındaki bu öğrencilerin, o anlardaki heyecanı ve yürek atışları keşke kayıt edilebilse ne görkemli dünyalar yakalanır bilemem. Belki de nice dizi programları oluşturulabilir. Bir sabah, sınıf başkanı, yatakhane kapısına dikilerek bağırdı: ''Beş dakika içinde yatağını düzeltip çıkmayan olursa bu sabahki toplu halk oyununa katılamayacak. Kapıyı kilitleyeceğim.'' Sanki gerçek ve ciddi bir uyarıymışçasına tüm öğrenciler beş dakika içinde yataklarını düzeltip fırladılar yatakhane dışına. Öğrenciler birbirleriyle değil, her öğrenci kendisiyle yarışıyordu. Bu öğrencilerin böylesine istekli, aktif ve coşkulu olmalarının bir nedeni olmalı değil mi? Evet var. Bu öğrenciler, özleri ile bütünleşerek yaşıyorlar. Yani zihinleri ile yürekleri, yani alt beyin ile üst beyin birlikte görev üstleniyor. 

Köylerimiz:

1940'lı yıllarda, Türkiye’de okuma yazma oranı % 10 dolayındaydı. Bu oran köylerde daha da  düşüktü elbet. Köylerde radyo yok, gazete yok. Orta çağ karanlığından süzülüp gelmiş milyonlarca insan. O yıllarda ikinci Dünya savaşı günleri. Haftada ya da ayda bir kasabaya, kente giden bir köylü, orada duyduklarını sulandıra sulandıra anlatır köylülere:

-Alamanlar Uruslara savaş açmış. Urusyanın içlerine girmişler. Afrika’da da Alamanlarla İngilizler savaş yapıyorlarmış.

Bu ara bir köylü söze karışır:

-Afrika da neresiymiş?

-Neresi olacak, çok uzak bir yerler işte. Kızılelma gibi...

Bu konuşmalar çok önemlidir köylerde. Çoluk çocuk, kadın erkek herkes anlatır durur birbirlerine Bu arada Birinci Dünya savaşı ve kurtuluş savaşı yaşantıları gelir gündeme. Savaşlarda şehit olanlar, gazi olanlar konuşulur. Osmanlı dönemindeki eşkıyalar, Kurtuluş savaşındaki efeler vardır dillerde. Çocuklar, annelerinin babalarının anlattıkları bu olayları can kulağı ile dinlerler. Çocukların can kulağı ile dinledikleri bir başka kanal daha vardır. Yüz yıllar boyu, kulaktan kulağa sürüp gelen dini öyküler. ''Hazreti Ali'nin cenkleri, Hayber Kalesi, Kesik başın hikâyesi ve niceleri. Bir de çok korkunç dev masalları vardır. 

Bir İlkbahar günü, yemyeşil ekinler arasında fiy topluyoruz, amcamın kızı Havva ile. Havva benden 4 yaş  büyük. Ben 7 yaşındayım. Havva kız  anlatıyor:

-Benim yaşımda bir oğlanla küçük kız kardeşi, evlerinde bir odada oturuyormuş. Duvar yarılmış ve bir dev girmiş odaya. Dev ''aaooaaoo diye bağırarak demiş ki ''Ben bu küçük kızı yiyeceğim.'' Ağabeyi demiş ki ''onu yeme beni ye.''Dev demiş ki kızdan sonra seni de yiyeceğim.''O ara öbür duvar yarılmış ve oradan da aksakallı yaşlı bir ihtiyar çıkmış. Sakallı ihtiyar bir dua okuyarak deve yaklaşmış. Devin yüzüne üfürük göndermiş. Dev  kendi çevresinde dönmüş, dönmüş ve döne döne kaybolmuş gitmiş. Sakallı ihtiyar çocuklara yaklaşmış ve demiş ki ''Eğer her gün  Allaha dua ederseniz kimse size kötülük yapamaz.''

Bu öyküler çocukların zihinlerinde, kimi zaman dehşetli kimi zaman da boyutları belli olmayan  silik birer resim olarak iz bırakıyor. Bütün öykülerde kahramanlar vardır. Çocuklar yoktur o öykülerde, köylüler de yoktur. Bu ülkede köylü çocuklarının da olduğunu, köylülerin de olduğunu kimsecikler bilmez. Bir itilmişlik, bilinmemek, yok sayılmak, karma karışık bir düşünce dünyası...

Köy enstitüsüne gelen bir öğrenci, daha ilk gün aydınlık ve coşkulu bir ortam içinde buluyor kendini. Okuldaki öğrenciler hemen çevresini sarıyor.''Adın ne, nerelisin, kaç yaşındasın, bu okulda köylün var mı? Vb. sorular. Kimi öğrenciler de KÖYLÜM diyerek sarılıyor bu yeni öğrenciye. KÖYLÜM, çok kutsal bir sözcüktür köy  enstitüsünde. Arkadaşım, dostum, hemşerim, canım-ciğerim, sevgilim anlamlarında kullanılır. Öğrencilerin türettiği bir sözcüktür bu.

Milliyetçilik Duygusu:

Yeni gelen öğrenci, sabahın erken saatlerinde bir coşku içinde bulu kendini, Elinden tutan eski öğrenciler.

Sürüklerler onu halay alayına.3-5 gün sonra bu yeni öğrenci de o coşkulu kalabalığın, coşkulu bir  üyesi olur.''Hey gidinin efesi.'' halayı çekilirken bir efedir o artık. Köroğlu olur, dadaş olur, Silifke oyunuyla neşelenir, mutluluğu yakalar.   Göklere uçuşur mutluluğu. Köyünde silik soluk duyduğu şehitler, kahramanlar somutlaşır zihninde. Uyduruk masallar silinir gider. O küçücük bedenine bakmadan, kendini bir kahraman görür o artık. Kendini beğenir, kendine güvenir. Milliyetçilik duygusu dalgalanmaya başlar zihninde ve yüreğinde. Tüm öğrenciler kahramandırlar ve milliyetçidirler onun gözünde. Ailelerini ve birbirlerini sevdikleri kadar milletini de sever olurlar. Yürekleri, Anka kuşu gibi çırpınır durur.

Ulusal Duygu:

13,14 yaşına gelen öğrenci, okuduğu derslerin de ışığında, bir aşama daha yapar. Zihnindeki milliyetçilik duygusu somutlaşarak ulusal aşama düzeyine çıkar. Ulusumuz, vatanımız, bayrağımız, Sakarya sözleri kutsallaşır zihninde ve yüreğinde.

Bu aşamaya kısaca göz atalım.

Dersler Başlıyor:

Coğrafya dersinde, ilk hafta (iki der saati)  öğretmen-öğrenciler hep birlikte, çatısı yapılmamış bir yapının planı çizildi. İkinci hafta Gönen Köy Enstitüsü yerleşkesinin haritası yapıldı hep birlikte. Üçüncü hafta, ilk ders saatinde bir görev verdi öğretmen. Her öğrenci, köyünün coğrafyasını yazacak. Enstitüye yeni gelmiş bu öğrenciler, coğrafya sözünden ne anlıyorlarsa o düzeyde köylerinin coğrafyasını yazdılar.

İkinci derste, üç kümeye ayırdı öğrencileri öğretmen. Denizli, Burdur, Isparta kümeleri. Her küme dersliğin bir bölümündeki sıralara oturdular. Öğretmen gene bir görev verdi. Denizlililer, Denizli coğrafyasını; Burdurlular, Burdur coğrafyasını; İsaparta’lılar da Isparta coğrafyasını yazacaklar.  

Gelen hafta, Denizli kümesi, Denizli Coğrafyasını anlatıyor. Diğer öğrenciler ve öğretmen Denizli coğrafyasını öğreniyorlar. Aralarda da bolca sorulu yanıtlı konuşmalar oluyor elbet. Sonra Burdur ve Isparta coğrafyaları... 

Öğretmen,''gelecek ders Ege Bölgesini okuyacağız.''diyor. Bütün öğrenciler, Ege Bölgesini okuyup yutuyorlar. Bülbül gibi ezberliyorlar. Ama ders saati başlayınca öğretmen, bülbül gibi anlatmamız yerine sorular sormaya başlıyor:

-Denizli'ye komşu iller? Ege Denizi kıyısındaki iller. Kıyısı olmayan iller...

Öğretmen öğrencilere atıyor topu:

-Sorularınız varsa siz de sorabilirsiniz...

Öğrenciler, kitaptan edindiği bilgiler ışığında, çata pata sorular sormaya başlıyorlar birbirlerine. Doğru yanıt, yanlış yanıt kahkahalarla sürüp gidiyor ders saati. Ders saati bitimine yakın, öğretmen, bir de kitabımızı okuyalım diyor. Hevesle tüm parmaklar yukarı. Öğretmen bir öğrenciye okumasını söylüyor. Öğrenci konuyu okuyor. Öğretmen soruyor:

-Ege Bölgesi üzerine konuştuklarımızdan, kitapta yazılmayanlar var mı?

Bir coşku:

-Evet, öğretmenim, şu yazılmamış, bu yazılmamış.

Bu konu bitince öğretmenin ikinci sorusu:

-Kitabın yazdıklarından, bizim konuşmadığımız var mı?

-Öğretmenim şöyle, öğretmenim böyle.

Öğretmen; ezberlediğimiz dersimizi, bülbül gibi, zevk ile anlatmamıza izin vermiyor. Onun yerine karşılıklı konuşma ve tartışma ortamı hazırlıyor. Bu arada kitapta olmayan bilgileri üretmiş olma hazzı içine giriyor öğrenciler. 

Ege Bölgesinden sonra (Burdur, Isparta) Akdeniz Bölgesine geçiliyor. Birbirine bağlı ve dayalı olarak coğrafya bölgeleri işleniyor. En sonunda, sıra Doğu Anadolu Bölgesine geliyor. Doğu Anadolu Bölgesinin komşuları, illeri, dağları, sanayisi derken konu Kars'taki süt  fabrikasına geliyor sıra. Kars yaylalarındaki otlaklar, otlaklarda yayılan koyun sürüleri üzerine tartışılırken bir öğrenci fırlıyor coşkuyla ve yüksek sesle:

-Öğretmenim, koyunlar o otlaklarda çayır çimen ile değil, Sarıkamış hareketinde şehit olmuş 90.000 şehidimizin saçlarını ile besleniyorlar.

Öğretmen:

-Oğlum şimdi coğrafya dersindeyiz.

Öğrenci:

-Öğretmenim, Coğrafya olsun, Tarih olsun, bizim ülkemizin, bizim ulusumuzun dersleri değil mi yani?

Öğretmen:

-Elbette sen doğru konuşuyorsun ama.

Başka bir öğrenci:

-Öğretmenim, ben de bir şiir okuyacağım.

Öğretmen:

-Coğrafya'dan tarihe geçtik, şimdi de Türkçeye geçeceğiz. Oku dinleyelim.

Öğrenci:

-Orda bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür...

O ara ders zili çalıyor.

Öğretmen:

-O uzaktaki köyün hangi ilimizde olduğunu araştırıp bulacaksınız ve haftaya söyleyeceksiniz bana...

Öğretmenin espri yaptığını anlıyor öğrenciler ve şiir okuyan öğrenciyi ti'ye alıyorlardı. 

Doğu Anadolu Bölgesi işlenirken, öğrenciler Doğu Anadolu Bölgesini, köylerindeki evlerinin avlusu gibi düşünüyor. Sarıkamış harekâtında soğuktan donan askerleri de dayıları, amcaları, köylüleri gibi düşünüyorlar.

ÜLKE ve ULUS duygusu, böylesine işleniyordu zihinlere ve yüreklere. 

Tarih Dersi:

Köy Enstitülerinde yaşam, kesintisiz 12 ay sürer. Her sınıfa, yılda bir ay izin verilir. Bizim sınıf izine ayrılırken, Tarih öğretmeni bir görev verdi. Her öğrenci, birinci Dünya Savaşı ile Kurtuluş Savaşında bulunmuş olan bir gazi ya da şehidin anısını yazacak. Öğretmen bu yazıları topladı izin dönüşü. Tarih dersi işlenirken, konu ile ilgili bir yazı varsa o yazıyı; yazarına okutur ve o ders, o yazıya bağlı olarak işlenirdi.30 Ağustos Zaferi işleneceği gün beni kaldırdı öğretmen. Yazımı elime verdi ve okumamı söyledi. Yazımı okumaya başladım: 

-Babam,1911 yılında, 16 yaşındayken Padişah tarafından askere alınmış.1918 yılında terhis olmuş. Altı ay sonra da Ankara hükümeti tarafından askere alınmış. Afyon’da, ön cephelerdeki bir askeri birliğe katılmış. Okuma yazma bildiği için babamı sıhhiye bölüğüne almışlar. Bu bölük, Yuna birlikleri ile karşı karşıyaymış. Askerler, bir metre derinliğindeki mevzilerde nöbet tutarlarmış. Mevzilerden 300-400 metre gerilere kadar da hendekler kazılmış. Nöbet yerine bu hendeklerden gidilir gelinirmiş. Zaman zaman da müsademe (kısa süreli çarpışma) yaşanırmış. Türk  birlikleri ile Yunan birlikleri arasında tel örgü varmış. 

30 Ağustos erken saatlerde bölüğe bir emir gelir: 

''Bölük, tam teçhizat hazırlanacak.(sağlık çantası ve silahlar) Postalların altına keçe ya da bez sarılacak. Bulamayanlar  yalın ayak  yürüyecekler. Erler 30'ar adım aralıkla, tel örgülere 50-60 adım kadar yaklaşıp yere yatacaklar. Bu yürüyüş sırasında hiç ses olmayacak. Asker ölecek ama ses çıkarmayacak. Bölük ikinci emri bekleyecek.''

Sıhhiye bölüğündeki erler, aldıkları emir üzerine, uygun yerlere ulaşıp yatarlar yere. Gecenin karanlığı... Tıs yok... Derken bir süre sonra şiddetli  top atışları başlar. Gökyüzü aydınlanır, kıyamet kopar. Tel örgü gerilerinden korkunç sesler gelmeye başlar. Epeyce sürer top atışları. Top atışları kesilir kesilmez, yığınlar halinde piyade erleri saldırır tel örgülere. Subaylar bağırırlar erlere: ''Tellere dokunmayın ecza (mayın) vardır.''

Erler, subayları dinlemezler. Kimileri süngüleriyle hallaç pamuğu gibi dağıtır tel örgüleri, kimileri de tel örgülerin üzerinden atlayarak karşı tarafa geçerler. O arada, suyun oyduğu bir aralık görür askerin birisi tellerin altında. Hemen yere yatarak karşı tarafa geçmeye yeltenir tellerin altından. Ama o arada tellerin üzerinden atlayan askerlerin, teller üzerine basması nedeniyle asker, tellerin altında sıkışır kalır. Ne ileri ne de geri gidemez. Babamla bir sıhhiye eri, bu askerin ayaklarından tutarak geriye çekerler. Askerin ensesi, alnı yüzü kan içindedir. Asker eliyle ensesi ve yüzündeki kanları siler. Babam der ki:

-Hemşerim pansuman yapalım.

Asker:

-Bırak gardaşım ya... Onlar oraya giderlerken ben burada mı kalırım,  der ve yüzü gözü kan içinde koşarak, düşmana saldıran öteki  askerlerin arasına karışır  gider. 

Çok iyi bildiğim için yarı okur, yarı konuşur durumda sunuyorum konuyu. Ben konuyu sunarken öğretmen arada bir hayret sesleri mırıldanıyor. Hı hı, Allah Allah... Öğrenciler ve öğretmen dikkatle dinliyorlar beni. Benim sunumum bitince öğretmen:

-İşte çocuklar, Kurtuluş  Savaşı böyle kazanıldı... Şimdi dönelim konumuza... Tarih dersi karşılıklı konuşma ve tartışmalarla sürüp giderdi. Düşünüyorum da zamanımızda hiç bir tarih dersi, o öğretmenin işlediği düzeyde canlı olamaz. Çünkü eğitimde, hiç bir eğitim aracı insanın yerini tutamaz.

Burada yalnızca Tarih ve Coğrafya derslerinin işlenişini gördük. Tüm dersleri buraya almak elbette uzayıp gidecektir. Ancak Kültür dersleri olsun, iş ve tarım çalışmaları olsun, diğer çeşitli etkinlikler olsun sabah coşkusunun sürekliliği içinde yürür gider ve hep Türkiye Cumhuriyeti duygusu canlanır yüreklerde. 

Pazar Günleri: Öğrenciler Pazar tatillerini diledikleri gibi değerlendirirler. Kimileri Gönen köyüne gezmeye giderler. Kimileri üş Km. uzaklıktaki Manastır köyüne giderler. Kimileri Gönen ovası ve Saman dağı yamaçlarına geziye giderler. Kimileri de futbol, voleybol oynamak ve ders çalışmak için enstitü yerleşkesinde kalırlar.

Bir Pazar günü, öğle yemeğinden sonra Tınas Dağına doğru yürümeye karar verdik 8-10 öğrenci. Enstitü yerleşkesini geçince bir öğrenci, sesi çıktığı kadar İMTİYAZSIZ SINIFSIZ KAYNAŞMIŞ BİR KİTLEYİZ diye bağırarak Tınan dağına doğru koşmaya başladı. Biz de arkasından koşuyorduk. Önde koşan  arkadaşımız,300 metre kadar koştuktan sonra  yüzü yukarı yattı yere. Biz arkadan yetişip çevresine oturduk. Bir kız öğrenci, koşan öğrenciye sordu:

-İyi misin köylüm?

-Sağol köylüm, bomba gibiyim.

Yatan öğrenci, hızlıca kalkıp bağdaş kurarak, 10.Yıl Maşını söylemeye başladı. Biz de katıldık ona. Hep birlikte, Tınas Dağının yamacında, sesimiz çıktığı kadar bağırarak Onuncu Yıl Marşını söylüyorduk. Bağıra çağıra marş söylerken yer gök sarsılıyor, Tınas Dağı eğilip bükülüyordu gözlerimizin önünde sanki. Ulusal duygu, böylesine coşkuluydu yüreklerinde öğrencilerin.

 

İdare Binası:

1946 yılı Ekim ayında İdare binasının temeli atıldı. O güne kadar, ikinci okul binasının bir odası öğretmenler odası olarak kullanılıyordu. Müdür evi de bir bakıma yönetim odası idi. Kütüphane, birinci okul binası içindeydi.

Temel Atma Töreni:

Saat 16.00 dolayları. Bütün öğrenciler inşaat alanına toplandı. İki metre derinliğinde temeller kazılmış. Ak toprak bulunana kadar. İnşaatın kıyısında, kamyonlarca kum yığılı. Sekiz-on metreküp harç hazırlanmış.40 öğrenci, teskereleri tutmuşlar ellerinde, harç taşımaya hazır. Okul Müdürü Ömer Uzgil, kum yığınlarının üzerine çıkıyor. Bir kâğıt açıyor ve okumaya başlıyor: 

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Başbakan Recep Peker, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç, Isparta Valisi. Isparta Milli Eğitim Müdürü. Gönen Köy Enstitüsü Müdür Ömer Uzgil, Eğitim şefi Ayhan Karasu döneminde, 5/A sınıfı ile 5/B sınıfı tarafından bu binanın temeli atılmıştır.1946 Ekim ayı.

Okuduğu kâğıdı bir şişe içine koydu müdür. Şişenin ağzını mantar ile kapattı. Şişeyi temelin, kuzeybatı köşesine, iki metre derinliğe  koydu. Tekrar kum yığınlarını üzerine çıktı. BAŞLAYIN! Dedi.20 teskereye, onlarca öğrenci hızla küreklerle harç koymaya başladı. Teskereyi taşıyacak öğrenciler sabırsızlanıyorlardı. Teskereler hızla temellere ilerleyerek, boşaltıldı. Yazılı şişe harç yığını altında kaldı ve üzerine taş döşenmeye başladı. Gün batımına kadar sürdü o günkü çalışma.

O yapı çalışmalarında ben de çalıştım. İnşaat bölümü öğrencileri taş duvarları örerler, diğer öğrenciler de taş ve harç taşırlardı. Ben, marangozluk bölümündeydim. Duvarlar yükselirken, bakardım yapıcılara. Yanlarında yarım kova su bulundururlardı. Her taşı  kovadaki suya batırarak koyarlardı temele. Taş ıslandığı için hem harca daha iyi  yapışır hem de taşın yüzeyinde toz toprak varsa temizlenirdi. Yapıcı öğrenci, eline aldığı her taşı, gözden geçirir ve geometrik olarak uygun yere koyardı. Öğrenciler bu yapıda çalışırken yükselen yalnız duvarlar değildi. Cumhuriyetin temeline taş koyuyor ve Cumhuriyeti yüceltiyorduk el birliğiyle.

1979 yılında, Ankara’dan Antalya'ya giderken, Burdur il sınırına yaklaşınca, arabayı çevirdim Gönen yoluna. Okulumu görüp, özlem gidereceğim. İdare binasının önüne park ettim arabayı. Çevreye bir göz attım. İdare binasının 200 metre kadar doğusuna (Birinci okul binasının üst yanına) yen bir bina yapılmış. Bu binanın duvarına yaslanmış bir kişi  gördüm. Yanına vardım:

-Kimsecikler yok buralarda, dedim.

Yaslanan kişi doğruldu ve dedi ki:

-Ben bekçiyim.

-Binanın duvarı yarılmış bak yukarılara doğru.

-Bu binayı müteahhit yaptı.

İdare binasını göstererek:

-O binada hiç yarık yok.

-Efendim o binayı enistos talebeleri yaptı. O bina Cumhuriyetin binası, bu bina müteahhitin binası.

2005 yılında, Özel olarak ziyarete gittim okulumu. Enstitü yerleşkesi içine birçok yeni bina yapılmış. Öğretmen okulu ve fakülte binaları. Bu binaların hepsi de yüksek binalar. İdare binası iki katlı. Müze yapılmış.60 yıl geçmesine karşın, en küçük bir döküntü yok binada. Yalnız biraz solgun duruyor, darılmışçasına. Belki o günden sonra badana yapılmıştır.

Göztepe’de, caddede yürürken, taş duvar yapan bir usta gördüm. Geçmiş günler canlanmış olmalı ki yüreğimde, ustaya selam verdim ve ekledim:

-Biz öğrenciyken yapıcının yanında bir kova su bulunur, usta her taşı suda ıslatırdı.

Usta:

-Beyefendi, harç ıslak zaten, Islatmaya ne gerek var.

Ustanın elindeki taş topraktan çıkmıştı. Ustadan ikinci bir azar işitmemek için ''ama o taşın yüzeyinde toz toprak var.''demedim.

Hümanizm:

Tarih kitabında, KEŞİFLER başlıklı bir konu vardı. Bu konuyu okurken tarih dersi değil de sanki macera romanı okur gibi zevkle okurduk. Kristof Klomb, batı yönünden Hindistan’a gitmek istemiş ama bilinmeyen adalara rastlamış. Amerigo vespucci adında birisi, o yerlerin yeni bir kıta olduğunu belirlemiş. Macellan Dünyayı dolaşmış. Güney kutbuna, kuzey kutbuna gidenler. Afrika’da, Hindistan’da yeni keşifler vs.

Bu keşifleri yapan kimselere; ülke, millet, ırk gözetmeksizin saygı duyuluyordu. Derslerde ve ders dışındaki boş zamanlarda, Yer küreyi, gözümüzün önüne alarak heyecanlı tartışmalar yapardık keşifler üzerine. Bu öğrencilerin zihinlerinde kompleks yok, takıntı yok, bencillik yok, kıskançlık yok kin yok, garaz yok. Hiç kimseye karşı öfke yok. Önemli işler başarmış bireylere, insan olarak, insanca sevgi ve saygı duyuluyor. Bu arada yeni buluşlar da hayranlık uyandırıyor öğrenciler üzerinde. Durarak çalışan makineler, yürüyen makineler, trenin yapılması. Otomobilin, elektriğin, telgraf, telefonun icadı ve niceleri. Bu icatları yapanlara da hayranlık duyuyordu öğrenciler.

Köy Enstitüsü öğrencilerinin duygusal aşamalarında, en önemli öğeyi oluşturan KÖYLÜM sözüdür. Köylüm sözü, öğrenciler tarafından belirlenmiş ve benimsenmiş bir sözdür. Öğretmenler, bu sözü öğrencilerden öğrenirler ve yeri geldikçe de kullanırlardı. Köylüm sözü; arkadaşım, dostum, kardeşim, hemşerim, canım, ciğerim anlamlarına geliyordu. Köy Enstitüsü mezunu bay-bayan, öğretmen olduktan sonra evlendikleri dönemlerde de enstitü alışkanlığı ile KÖYLÜM derlerdi birbirlerine. Çok geniş ve güzel anlamlı bir sözdü KÖYLÜM sözü köy enstitülerinde.

Köy Enstitüsü öğrencilerine göre, Türkiye’nin temelini köylü oluşturuyordu. Ülkeyi düşmanda kurtarmak için savaşıp ölenlerin çoğunluğu köylü. Türkiye'yi besleyip doyuran köylü... Köy Enstitüsü öğrencileri için köylünün bu kadar değerli sayılmasının nedenlerinden birisi de Atatürk'ün şu sözü olmalı: ''Ülkenin gerçek sahibi, gerçek üretici olan köylüdür.''   Bu söz, öğrencilerin yalnız zihinlerinde yer alan bir söz değil, aynı zamanda yüreklerinin de birer parçasıdır. Ulusal duygunun oluşmasında ve ulusal duygunun hümanizm aşamasına ulaşmasında temel belirleyicidir Atatürk'ün bu sözü.

Anadolu köyleri yanında, başka ülkelerin köyleri de çok ilgimizi çekerdi. Diğer ülkelerin köyleri ile ilgili küçük bir bilgi kırıntısı bulsak, hemen kıyaslamaya geçerek değerlendirirdik o bilgiyi. Bir gün kütüphaneye gittim. Kitap raflarına bakarken KÖYLÜNÜN RESSAMI adında küçük bir kitap gördüm. Heyecanla aldım kitabı elime ve hemen okumaya başladım. O günden bu yana onlarca yıl geçmesine karşın o kitabın konusu, o günkü heyecanla hala zihnimdedir:

Olay Polanya'da geçiyor. Tek at koşulu, dört tekerlekli bir arabası var ressamın. Arabada yatak, yorgan var. Bir çadır ve bir mangal var. Arabayı evi gibi değerlendiriyor ressam. Köy köy dolaşarak köylülerin resimlerini yapıyor.

Gene bir gün bir köye varıyor ressam. Köy alanında, bir duvarın dibine yanaştırıyor arabasını. Atını da koşumdan alıp bağlıyor köşeye ve bir torba saman asıyor atının başına. Arabasından iki sandalye indiriyor ve birisine oturuyor. Diğerini de karşısına koyuyor, resmini yaptıracak köylülerin oturması için. Resmini yaptırtmak isteyen köylülerin resimlerini yapıyor. Köylüde para olmadığı için ressama: tavuk, peynir, un, bulgur vb. yiyecek gıdaları veriyor köylüler. Bir kadın geliyor o arada. Ressama soruyor:

-Kızımın resmini çizebilir misin?

-Kızın gelsin çizeyim.

-Ama kızım gelemez.

-Neden?

-O Cennete.

-Kızın kaç yaşındaydı?

-Yedi.

-Güzel miydi?

-Çok güzeldi.

-Kime benzerdi?

-Herkes bana benzetirdi.

-Tamam, akşama gel, al kızının resmini.

Kadın, akşama doğru bir tavuk yakalayarak  getirir ressama. Kızının resmini alır bakar ve ''Aman yavrum nasılda sararmış solmuş oralarda.''der.

Polonya'daki köy tıpkı bizim köy. Bizim köy, ovanın ortasında. Tahıldan başka bitki ekilip biçilmez. Bizim köyde de alışveriş takasla yapılırdı. Uzak köylerden eşeksırtında meyve sebze satmaya gelirlerdi. Köyde hemen duyulurdu.''üzümcü gelmiş...''

-Nasıl veriyomuş?

-İki arpaya, barabar buydıya. (İki ağırlık  arpa, bir ağarlık üzüm=Bir ağırlık buğday,bir ağırlık üzüm.)

Bu türlü bilgi ve benzerlikler, bütün dünya köylülerini kutsal kılıyordu bizim gönlümüzde.

 Hümanizm, Tarih dersinde okuduğumuz  Rönesans ve reform bilgileri ile bütünleşerek yerli yerine oturuyordu.15-16 yaşlarında hümanist duygu aşamasına ulaşıyordu Köy Enstitüsü Öğrencileri.

Doğa: 

Köy Enstitüsü Öğrencileri, küçüklüğünden beri, toprak ile doğa ile iç içe yaşamaktadırlar. Köylerinde toprakla olan uğraşları, Köy Enstitülerinde, daha planlı ve bilgili olarak sürüp gidiyordu. Okuma yazma bilmeyen anne ve babalarından duydukları bir söz vardır: ''Toprağı işlersen rızkını verir.''

O yıllarda insanoğlunun doğayla savaşı vardı. Yeni kıtalar bulunuyor, yeni buluşlar oluyor, yer altı kaynakları insanlığın hizmetine giriyor vb.''Bu savaşı insanoğlu kazanmalıydı!''Günümüzde olduğu gibi doğayı koruma sorunu yoktu yer kürede. Hümanizm ve doğa duygusunu özünü Yunus Emre'nin şu sözünde duyabiliyorduk:

Dünya benim rızkımdır

Halkı benim halkımdır.

Gönen Köy Enstitüsünde kültür dersleri vardı. Marangozluk, inşaat, demircilik, tarım dersleri vardı. Doğa duygusunun oluşmasına ön ayak olan iki örnek sunarak sonlayacağım bu konuyu:

1.Ekin: Enstitü yönetimi, tarımsal deneme yapmak üzere, Gönen ovasından dört dönüm tarla kiralamış. Bu tarla, enstitünün ahırında bulunan at çifti ile sürülüp ekiliyor. Tarlanın sürümü ve ekimini öğrenciler  yapıyorlar. Bu ekinin yolma işi bizim
sınıfa verildi. Öğle yemeğinden sonra, inşaat ve tarım aletleri deposundan birer orak alarak çıktık yerleşkeden. Topluca Gönen köyünü geçerek ova yoluna ulaştık. Kimi öğrenciler, şarkı söylemeye başladı. Kimi öğrenciler de el ele tutuşup zeybek oyunlarıyla coşku içinde ilerliyordu. Kimi öğrenciler de ellerindeki yolma orağı ile kılıç kalkan oynuyorlardı. 

Coşku içinde vardık tarlanın kıyısına. Hızlı hızlı ekin yolma başladık. Köylüler, gün 

Boyu yolma işi yapacakları için ağır ağır yaparlar yolma işini. Ama yerinde duramayan bu öğrenciler, makine gibi yapıyorlardı yolma işini. İki saat kadar sonra bir dinlenme molası oldu. Mola sonu yolma işine başlandı gene hızlıca. Akşama doğru yolma işi bitti, yola koyulduk. Birkaç kız öğrenci, ''Çiğdem derki ben alayım'' şarkısını söylemeye başladı yavaştan. Giderek şarkıya katılım arttı. Bu şarkı bitince ''Sürer eker biçeriz, güvenip ötesine/Milletin her kazancı, milletin kesesine/ Biz ulusal varlığın, temeliyiz, köküyüz/Biz yurdun öz sahibi, efendisi köylüyüz./marşı söylenmeye başladı coşkuyla hep birlikte. Bu coşkulu şarkı ve marşlar, ulusal duyguyu, hümanizmi ve doğa duygusunu harmanlayarak sunuyordu bu genç çocukların yüreklerine.

2.Kirizma:

Enstitü yönetimi, yerleşkenin Tınas Dağı tarafında, yerleşkenin hemen yakınında; 5 dönüm bir tarla satın almış, tarım denemeleri yapılmak üzere. Yerleşke sınırında olduğu için, zaman zaman görüyorduk bu tarladaki ekini daha önceki yıllarda da. Yıllar boyu ağaç sabanla dürtüle dürtüle kirece dönmüş tarlanın yüzü. Ekin ekiliyor ama zayıf oluyor ekin.30-40 cm.m. boyunda zayıf bir ekin tarlası.

Bu tarlanın krizma yapılmasına karar verilmiş. Tarlanın, enstitü yerleşkesi sınırınca,50 cm. genişliğinde ve 80 cm. derinliğin zihinde bir hendek kazıldı. Toprağı enstitü yanına yığıldı hendek boyunca. Hendeğin yanına gene 50 cm. genişliğinde ve 80 cm. derinliğinde 2.hendek kazıldı. Bu yeni hendeğin toprağı, önceki hendeğe dolduruldu. Hendekler art arda kazılarak tüm tarla kirizma yapıldı. İlk kazılan hendeğin toprağı da çuval ve tenekelerle son kazılan hendeğe taşındı. 

Tarla kirizma olunca 15 cm. kadar yükseldi çevredeki tarlalara göre. Zaman zaman gidip tarlanın çevresinde dolaşıyoruz. Tarlaya ayak basmaya çekiniyoruz. Ekim ayında, bu tarlaya buğday ekildi. Kasım ayı ortalarında yemyeşil oldu  tarlanın yüzü. Mayıs ayında,1.50 cm.ye ulaştı buğdayın boyu. Tarlaya gidiyoruz ama içine girmiyoruz. Sanki uğrak yerimiz gibi oldu tarla. Tarla çevresinde dolanırken kimi öğrenciler ellerini çırpıp sek sek oynayarak ''Ne güzel oldu buğday değil mi?'' diye neşe buluyorlardı 

Sanki o buğday, evelerinin avlusunda yetişmiş gibi mutlu oluyorlardı. Aileden, ulusallığa, ulusallıktan hümanizme ve doğaya ulaşan bir kutsal duygu, tertemiz zihinlerde esinti yaparak yürekleri okşuyordu.

Köy Enstitüsü öğrencileri,5 yıllık köy ilkokullarında okuyarak Köy Enstitülerine giriyorlardı. Köy Enstitülerinde de 5 yıl eğitim görüyorlardı. Bu 10 yıllık eğitim sonucu,18-19 yaşlarında duygusal açıdan DOĞA aşamasına ulaşıyorlar ve köy öğretmeni oluyorlardı. Bu genç öğretmenlerin, EVRENSEL aşamaya ulaşmalarını, bu yazının ikinci bölümünde sunmaya çalışacağım. 

 






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Mesajın:

Saat
 
Reklam
 
 

 
Bugün 6 ziyaretçi (27 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
ysfgunduz.tr.gg