Öğrencilerde Başarı ve Başarısızlık Nedenleri

BU SAYFADAKİ YAZILARI OKUMAK İÇİN AŞAĞIDAKİ LİNKLERE TIKLAYIN
Image and video hosting by TinyPic

--ÖĞRENCİLERDE  BAŞARI VE BAŞARISIZLIK NEDENLERİ


--YAŞAMAK BİR AĞAÇ GİBİ TEK VE HÜR
VE BİR ORMAN GİBİ KARDEŞÇESİNE.


Image and video hosting by TinyPic

 ÖĞRENCİLERDE  BAŞARI VE BAŞARISIZLIK
NEDENLERİ


(Köy Enstitülerinde Başarısız Öğrenci Yoktu) 


Psikoloji biliminde başarısızlık ya da tembellik diye bir olgu yoktur. Her insanın, yaşadığı toplum içinde bir yeri ve başarabileceği bir iş alanı vardır. Ancak taşlar yerli yerine oturmadığı sürece öğrencilere ya da yetişkinlere, BAŞARISIZ-TEMBEL yaftaları yapıştırılacaktır. Tıpkı kimi iyi insanlara kötü, kimi kötü insanlara da iyi yaftasının yapıştırıldığı gibi. Ancak zaman, doğal bir belirleyici olarak, doğruları gözler önüne seriyor kendi yumağı çözüldükçe. 

Milattan önce  3.yüz yılda yaşamış olan Aristo'nun (Aristoteles) bir sözü vardır: ''Hayvanların açlık duyduğu gibi kimi insanlar da bilgi açlığı duyarlar. ''Bu sözün anlamı, ne ülkemizde ne de Dünyanın hiç bir ülkesinde tam olarak kavranmış değildir. İki türlü açlık vardır: Mide açlığı ve zihin açlığı. Mide besinler alarak bedeni besler, Beyin de uyarıcılar alarak zihni besler. 

 Olayla ilgili bir fıkra:

Nasrettin Hoca, köyün  kıyısında, yol üzerinde tozları karıştırıp duruyor parmaklarıyla. Oradan geçen bir köylü soruyor:

-Nasrettin ne yapıyorsun?

-Anahtarı kaybettim, onu arıyorum.

Köylü de Nasrettin'in yanına çömelip tozları karıştırmaya başlıyor. 2-3 dakika sonra sorar köylü:

-Ya Nasrettin, nerede kaybettin anahtarı? Tam yerini  söyle de orada arayalım.

Nasrettin:

-Evde kaybettim.

Köylü:

Neden evde aramıyorsun?

Nasrettin:

-Ev karanlık. 

Tozlar arasında anahtar aramak:

Anne babalar, çocuklarının çok ders çalışmaları ve başarılı olmaları için çırpınır dururlar: Öğretmenlere sorarlar. Rehber öğretmenlere, psikologlara sorarlar. Başarılı öğrenciler yetiştirmiş ünlü öğretmenlere sorarlar. Dershane patronlarına sorarlar. Her biri kendi görüşlerini söylerler. Ama yetiştirdikleri çocuklar üzerine yorum yaparlar. Her çocuğun, başarı yolunun farklı olduğu düşünülmez. Anne-babalar da hayalet insanlar olarak duyduklarını ve gördüklerini taklit etmeye başlarlar. Başkalarına danışarak bir yerlere ulaşabileceklerini sanırlar. Çoğu zaman da çocuklarına baskı yaparlar çok ders çalışmaları için. Karanlık odaya uğramayı düşünmezler. Kaldı ki başarının kaynağı o karanlık odadadır. Eğer çocuğun, karanlık oda denilen  bilinçaltına ulaşma yöntemleri uygulanırsa çocuk, kendisini bulur. Kendisi olur. Kendisi olan çocuk, kendi kendine başarı yolunu gene kendisi yakalar. Bilinçaltı, çocuğun özüdür. Özüne ulaşan  çocuk başarı yolunu yakalamış, başarı yoluna girmiş demektir. 

Evdeki anahtarı arayıp bulmak:

Zihnimiz ikiye ayrılıyor. Üst beyin ve alt beyin. Üst beyine bilinç, alt beyine de bilinçaltı deniliyor. Üst beyin, alt beyine yapıştırılmış küçük bir yaprağa benzer. Asıl yaşama kaynağı, insanın özü, alt beyindir. Alt beyin, büyük bir okyanusa benzer. Üst beyin ise bu okyanusun kıyısında küçük bir göldür. Alt beyin çevreden sürekli uyarıcılar alır Bu uyarıcıların başında anne-baba sevgisi gelir. İkinci aşamada müzik, resim, oyun, dans, tiyatro, spor vb. sanatsal etkinlikler vardır. Rakamlar ve çevre ile yaşama biçimi de çok önemli uyarıcılardır. Üst beyin ile alt beyin arasında sürekli bir akışım vardır. Üst beyin ile alt beyin akışımı olduğu sürece üst beyin alt beyinden sürekli enerji alır ve güçlü durumda kalır. Alt beyin gereksinmesi olan uyarıcıları alamadığı zaman elektrik üretemez. O nedenle de üst beyine ve bedene gereksinmesi olan elektriği gönderemez. Bu durumda (üst beyin ile alt beyin arasındaki akışım kesildiği için) üst beyin zayıflamaya başlar. Elbet de işlevini yerine getiremez. Bu duruma düşmüş öğrenciye hemen tembel  yaftası yapıştırılır. Hiç kimse gereksinmesi olan uyarıcılara ulaşamayan bu öğrenciye, hakkı alınmış bir öğrenci gözüyle bakmaz. Psikolojik sorunlarda da  durum aynıdır. (Bir örnek)Alt beyin, bedene yeteri elektrik gönderemezse idrar torbaları bozuk şamandıra gibi şır şır etmeye başlar. Alt beyin’e gereksinmesi olan uyarıcılar verildiği zaman  altını ıslatma kesilir. 

Birey, yaptığı işin doğruluğuna inanıyorsa psikolojik enerji (alt beyin) fizik enerjiye 12 kat katkıda bulunur. Bu olayın tarihte bir örneği de vardır: Birinci Dünya savaşında, İngiliz savaş gemileri Akdeniz'de görünür. Ege’ye doğru seyre başlar. Hedefin boğazlar olduğu anlaşılır. Çanakkale boğazında savunma düzeni alınır. Boğazın en dar yerine atış yapabilecek uzaklığa toplar yerleştirilir. Deneme atışı yapılır. Mermi, boğazın en dar yerinin ortasına düşer. Yüzde yüz garanti amacıyla bu top beton ile yere pekiştirilir. Heyecanlı bekleyiş başlar. Tüm subaylar ve erler heyecan içindedirler. İngiliz savaş gemisi boğaza girer. Boğazın en dar yerine geldiğinde top ateşlenecek. Ama o da ne? Mermiyi topa verecek olan mekanizma bozulmuş. O an, bir onbaşı, 350 kiloluk mermiyi kucaklar ve mekanizmaya yerleştirir. Top ateşlenir ve mermi, boğazdaki geminin tam bacasına düşer. Bu onbaşı, güçlü kuvvetli, pehlivan gibi bir kişi falan değil. Her asker gibi sıradan bir asker. 

Yorum: Savunmada görevli oradaki tüm askerler gibi bu onbaşının da zihninde vatan var, imparatorluk var, İstanbul var. İşte bu temiz ve haklı duygularla bezenmiş olan onbaşının psikolojik enerjisi, fizik gücünü 12 kat artırıyor.(Bu onbaşı  Edremitlidir.) 

Konuya girmişken, Anadolu kurtuluş savaşını da anmak gerekiyor. Kurtuluş savaşı, bir var olma ve yok olma savaşıdır. O nedenle askerlerdeki psikolojik enerji, fizik enerjiye dönüşüyor. Ayrıca Yunan orduları Batı Anadolu'da ilerledikçe, işgal altında yaşamak istemeyen birçok Egeli, tek başına ya da ailesi ile birlikte doğuya  çekiliyor. Düzenli ordu kurulunca da orduya katılıyorlar. Bu Egeli askerler, evlerini, eşlerini, çocuklarını, tanıdık ve dostlarını kurtarmak için savaşıyorlardı. Ve elbette bu askerlerin her birisi, psikolojik enerji bakımından çok güçlüdürler.  Bu psikolojik enerji, fizik enerjiye dönüşüyor ve bu askerler, kendilerini aşarak kahraman askerler olarak giriyorlar savaşa. Ayrıca bu Egeli askerlerdeki  enerji, elbet de diğer silah arkadaşlarına da  geçiyor. Bir İngiliz gazeteci, Kurtuluş Savaşını ''Kağnının kamyona zaferi'' olarak tanımlamıştır. Bu tanı, dış görünüş olarak doğru ama Türkiye askerlerinin yüreğindeki  enerjinin kaynağını nereden bilecek ki İngiliz gazeteci? Çanakkale ve kurtuluş savaşı üzerine yaşanan destanların kaynağı buraya dayanır. İMAN denilen kutsal inancın kaynağı  alt beyindir.(bilinçaltı)Mustafa Kemal bu enerji kaynağını çok iyi biliyor ve çok da iyi değerlendiriyordu. 

Karate oyunları ile üst üste getirilen tabakaları ve demir çubukları dört parmakla kırma gibi gösterilerde de durum aynıdır. Psikolojik enerji, parmaklara ya da yumruğa yüklenerek fizik enerji 10,12 kat güçleniyor. Demirden daha güçlü oluyor parmaklar. Buradaki olay bir eğitim işidir. 

Ne diyor Yunus Emre: ''Bir ben var benden içre.''  O içre ben, alt beyindir. Eğer anne ve babalar, çocuklarının alt beynine ulaşabilirlerse ve alt beynin, sürekli formda olmasını sağlayabilirlerse çocukları ömür boyu mutlu ve başarılı olurlar. Okulda öğretmenler de kitaplardaki bilgileri ezberletip iyi ve güzel sandıkları konuşmaları ile ders saatini dolduracaklarına, öğrencilerinin bilinçaltına ulaşma yollarını bulmayı yeğleseler elbet de bir kuşak sonra Türkiye  pırıltısını gösterir. 

Alt beyinin ürettiği psikolojik enerjinin, fizik enerjiye on iki kat katkısı olduğu gibi, alt beyinin ürettiği psikolojik enerjinin, üst beyin çalışmalarına da katlamalı olarak katkısı oluyor elbet. Ama bunu ölçmek olası değil. Ancak Alt beyin formda olduğu sürece üst beyin de sürekli formda oluyor ve kaliteli bir yaşam içinde bulunuyor. Bu insanlara OLGUN İNSANLAR deniyor. 

Olgun insanlar ile hayalet insanlar:

ABD'li bir eğitim bilimcinin belirttiğine göre, ABD’de yaşan insanların % 80'i hayalet insan,% 20'si de olgun insan. Aynı kişinin belirttiğine göre bu oran Türkiye'de % birdir. ABD’de % 20 olgun insan,% 80 hayalet insanı yönlendirebiliyor. Ama Türkiye'deki % bir olgun insan % 99 hayalet insanı yönlendiremiyor. 

Olgun insanlar, girişken, atılgan, atak  ve uğraş yaratabilen insanlar oluyor. Başladıkları her işi başarıyla sonuçlandırıyorlar. Diğer insanlarla çok sağlıklı ve güvenilir ilişkiler kurabiliyorlar. Ne pahasına olursa olsun, doğruluktan ve dürüstlükten ödün vermiyorlar. Amaçlarına ulaşmak için gerekli olan sağlıklı yolları arayıp buluyorlar. 

Zaman zaman okullara ziyarete gidiyorum. Ders zili çalınca öğretmenler, çantalarını, dosyalarını alıp büyük bir zevk ve heyecanla dersliklerinin yolunu tutuyorlar. Öğretmen dershaneye girdikten sonra kapı kapanıyor. Öğretmen:

-Günaydın çocuklar.

-Günaydın öğretmenim.

-Açın kitaplarınızı. Kim okumak istiyor?

Kitaplar açılıyor, okunuyor, anlatılıyor, konuşuluyor, tartışılıyor. Ders bitiminde öğretmen ders defterine yazıyor: ''Şu ders işlendi, şu bilgiler öğretildi.''

Aslında (psikoloji bilimi açısından) o ders içinde öğrenciler hiç bir bilgi öğrenmedi. Öğrencilerin zihinlerine geçici kimi  kırıntılar takıldı  ama öğrenme olmadı. 

Peki, öğrenme  nasıl ve ne zaman oluyor?

Öğrenci gece yatağa yatıp uyuduğu zaman beyin hücreleri çalışmaya başlar. Hücrelerin içindeki sıvı, gün boyunca yaşananlardan kişiye yararlı olan bilgileri benimsiyor ve emiyor. Öğrencinin severek ve yaşayarak edindiği bilgilerdir bunlar. Bu olaya kavrama denilir ve ömür boyu unutulmuyor. Öğrenilen bilgi unutulur ama kavranan bilgi unutulmaz. 

Okullarımızda okutulacak  kitaplar, yüce bakanlıkça hazırlanıyor ve öğrencilere dağıtılıyor. Bu kitaplardaki bilgiler, sevse de sevmese de öğrencilere öğretiliyor ya da ezberletiliyor. Öğrencilerin yetenekleri ve istekleri gözetilmiyor. Bir bakıma ata et, ite de ot ikram ediliyor. 

Öğrencilerde başarı ve başarısızlık ile ilgili olay üzerine, T.C. Milli Eğitiminin yol haritasına bir göz atmak gerekiyor. T.C.Milli Eğitim tarihinde üç önemli nirengi noktası vardır:

1-1940,Köy Enstitüleri.

11-1962, küme çalışmaları.

111-2005, Proje metodunun uygulamaya konulması. 

1.1940 yılında Köy Enstitüleri açıldı. Köy Enstitüleri, Mustafa Kemal'in (1) belirlediği eğitim felsefesi yönünde açılmış okullardır. Temelinde Mustafa Kemal'in şu sözleri bulunmaktadır:''Yedi yüz yıldan beri, dünyanın dört bir köşesine göndererek kanlarını akıttığımız... Emeklerini ellerinden alıp savurduğumuz... Buna karşılık uşak düzeyine indirmek istediğimiz bu asil köylünün huzurunda, bu gün saygı ile gerçek durumumuzu alalım.'' 

Mustafa Kemal,1935 yılında Bursa'ya gitti. Türk Ocağını ziyaret etti. Neler yaptıklarını sordu. Türk Ocağı yöneticileri,yaptıklarını anlattı. Mustafa Kemal ikinci sorusuna geçti:

-Köyler için neler yaptınız?

-Taşıtımız yok efendim. Hükümet taşıt verirse köylere de gideriz.

-Peki, eski dervişler nasıl gidiyordu köylere?...

Mustafa Kemal, CUMHURİYETİN DERVİŞLERİ’Nİ arıyordu.... 

Zamanın Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan'ın bir üzüntüsü konuşuluyordu mecliste. Saffet Arıkan bu üzüntüsünü Mustafa Kemal'e de açtı:

-Efendim elimde çok para var ama eleman bulamıyorum.

Sanki uzun süredir bu soru üzerine hazırlanıyormuşçasına, duraksamadan yanıt verir Mustafa Kemal.

-Üzülme Saffet, bunun da çaresi vardır. Cumhuriyet ordusunun yetiştirdiği, okuma yazma öğrenmiş çavuşlardan pekâlâ yararlanabilirsiniz. Yüzlerce asker arasından, zekâlarıyla sivrilmiş olan bu erler, kısa süreli kurslarla bu iş için yararlı elemanlar durumuna kolayca getirilebilirler. Bunlara EĞİTMEN dersiniz. 

Eğitmen kurslarından alınan olumlu sonuçlar üzerine Köy Enstitüleri açıldı.(2)Köy Enstitüleri, Türkiye Cumhuriyetinin Dünya eğitim tarihine bir armağanıdır. Zamanın yerli ve yabancı eğitim bilimcileri, Köy Enstitülerindeki eğitim yöntemlerinin yararları konusunda yüzlerce makale ve tez yazmışlardır. UNESCO(United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization)=Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü, onlarca yıldan bu yana, Köy Enstitüsü kayıtlarını dosyasında korumaktadır: Afganistan, Pakistan, Bengaldeş ve Afrika ülkelerine; Köy Enstitüleri eğitim sistemini, ülkelerinin gelişmesi açısından en yararlı eğitim yöntemi olarak önermektedir. Köy Enstitüleri uygulamasının üzerinden yarım yüzyılı aşkın zaman geçti. Bu güne kadar Köy Enstitülerindeki eğitim ve yaşama biçiminin psikanalizi yapılmadı. Bu yazımda, bu işi yapmaya çalışacağım. Dilerim başarabilirim: 

Olgun insanlar, hayalet insanlar:

Özüne ulaşarak kendisi olabilmiş olan insanlara OLGUN insanlar diyoruz. Kendi özüne ulaşamayan insanlara da HAYALET insanlar diyoruz. Yukarıda belirtildiği üzere bireyin gereksinmesi olan uyarıcıları temel olarak üç bölümde belirlemiştik:

1.Anne ve baba sevgisi

2.Müzik, resim, oyun, dans, tiyatro ve benzeri sanatsal etkinlikler. 

3.Rakamlar, çevre ve yaşama biçimi. 

1.Anne ve baba sevgisi:

Köy Enstitülerindeki öğrenciler,10-12 yaşında enstitüye gelirler ve elbet de ailelerini özlerler. Özlem dolu mektuplar yazarlar evlerine. Baba okuma yazma biliyorsa okur bu mektubu. Bilmiyorsa bilen bir kişiye okutur oğlunun ya da kızının mektubunu. Özlem duyguları tüm köy halkına ulaşır. Mektubun okunması ile iş bitmez. Anne saklar gelen mektupları koynunda. Oğlu ya da kızı izine geldiği zaman mektuplar serilir ortaya ve  yazan öğrenci tarafından tekrar okunur ve herkes huşu içinde dinler mektupları. Ak kâğıt üzerindeki kargacık burgacık çizgilerin çocuklarının dilinden seslendirilmesi, mutlu eder anneyi. Bu öğrencilerde aile sevgisi coşku içinde yaşanır. Bu coşkulu aile yaşantısının öğrenciye sunduğu uyarıcılar, o öğrenciyi hep mutlu ve başarılı kılacaktır. 

2.Sanatsal Etkinlikler:

Köy Enstitülerinde güne coşku ile başlanır. Her sabah kalkıştan sonra 30 ile 45 dakika arasında halk türküleri, halk şarkıları ve halk oyunları etkinliği vardır. Bu etkinlik, bir şenlik olayıdır aslında. Bu etkinlikler belli bir programa göre uygulanır. Bütün öğrenciler oyun alanında toplanırlar. Her sınıf kendi kümesini oluşturarak yerini alır alanda. Sırayla bir gün halk oyunları, bir gün de şarkı-türküler günüdür. Oyun günlerinde,40-50 öğrenci bir çember oluşturur. O sınıftaki müzik aletleri (Keman, mandolin, saz vb.) ortaya çıkar. Oyuncu başının işareti ile müzik başlar ve gene oyuncu başının işareti ile oyun başlar. Müzik etkinliklerinde de bir öğrenci öne çıkarak ses verip yönlendirir şarkı ve türküleri. 

Haftada bir ya da iki gün okulca toplu halk oyunları oynanır. Toplu oyun günleri okul başkanınca belirlenir. Tüm enstitü öğrencilerinin toplu  oyunlarında coşku doruktadır. Enstitüde ne kadar müzik aleti varsa 

Ortaya çıkar.10-15 kişilik bir saz heyeti oluşur. Bin’i aşkın öğrenci büyük bir çember oluşturur. Bir öğrenci yönetir bu oyunu. Bu oyuncu başının işareti ile müzik başlar ve gene oyuncu başının işareti ile oyun başlar. Kimi öğretmenler de öğrencilerin aralarına karışarak bilmedikleri halk oyunlarını öğrencilerden öğrenirler. Bu toplu halk dansları  tam bir coşku fırtınası olarak doldurur enstitü yerleşkesinin gün başlangıcını. 

Soğuk ve fırtınalı günler dışında, her Cumartesi akşamı bir sahne kurulur enstitü alanına. Öğrenciler, yazdıkları oyunları gene kendileri oynarlar. Oyunu yazan öğrenci, ev sahibi olarak oyuncuları bulur, boş zamanlarda provalar yapılır, öğrencilere ve öğretmenlere duyuru yapılır. Ulusal ve dini bayramlarda daha bir büyük oyunlar sahnelenir ve bu oyunlara komşu köylüler de buyur edilir. Oyun arasında, seyirci köylülere yönelik konuşmalarla onları da oyun içine  alır senaryo gereği. 

3.Rakamlar, çevre ve yaşama biçimi:

a)Rakamlar: Öğrenciler gün boyu, kültür dersleri, iş çalışmaları ve sosyal etkinlikler içinde yaşadıkları için rakamlarla sürekli iç içedirler. Zihinler, rakamlarla yoğrulur durur.

b)Çevre: Köy Enstitüleri yerleşkesi, rüya köylerine benzerdi. Bu yerleşkeler, zamanın çok değerli mimarları tarafından tasarlanıp çizilmişti. Açık dağ yamaçları, uzayıp giden ovalar, mavi gökyüzü, planlı yapıları ve alanları, ekili ve dikili toprakları, çiçeklikleri ve gezinti yerleriyle hoş görüntülü yaşama yerleriydi. Bu yerleşkeler elbet de o alanda yaşayan öğrencilere en sağlıklı zihinsel uyarıcıları sunuyordu. 

3)Yaşama biçimi: 

4-5 yıl oluyor. Bir gazetede okudum. Trabzon'da yatılı bir sağlık lisesi var. Yemek zamanı, nöbetçi öğretmen (zehir hafiye) kontrol için yemekhaneye geliyor. Masanın birisinde yabancı bir kişi görüyor. Gidip o kişinin arkasına dikiliyor ve soruyor:

-Kimsin sen?

Kişinin yanında oturan bir öğrenci yanıtlıyor:

-Benim arkadaşım.

Öğretmen, yabancı kişiye soruyor:

-Neden burada yemek yiyorsun?

Aynı öğrenci:

-Ben davet ettim.

Davet edemezsin....ederim...edemezsin!... Öğrenci ile öğretmen birbirlerine girerler. Öğrencinin kulağı kopar, öğretmenin de burnu kırılır..... 

Bu haberi okuduğum zaman,  1947 yılı Sonbaharında yaşadığım bir olayı anımsadım: Köy Enstitülerinde yarım gün kültür dersleri, yarım gün de iş dersleri yapılır. Ekim ayı ortalarında, saat 15.00 gibi, marangoz işliğinde  çalışıyorum. İşlik,15X12 boyutunda bir yapı. Tavanı yok. Çatı, tavan gibi düzenlenmiş. Enine, boyuna geniş ve yüksek bir yapı. İşlik içinde 10 marangoz tezgâhı var. Tezgâhlar duvar boyunca sıralanmış. Her tezgâhın duvar yanında bir alet dolabı var. Her tezgâhta 5 öğrenci çalışıyor. Büyükçe de bir öğretmen odası var. Öğretmen odasında bir yazı masası, bir de marangoz tezgâhı var. Öğretmen Mustafa Rende hep odasındadır. Önemli bir durum olmadıkça, öğrencilerin çalıştığı bölüme çıkmaz. Öğrencilerin soracağı bir konu olursa öğrenci işini alıp öğretmen odasına gider. Öğretmen işe bakar. Bir eksiği varsa o işi alıp kendi  

Tezgâhında tamamlar ve öğrenciye verir. 

Saat 15.00 dolayında, işliğin büyük kapısı önünde bir öğrenci soluk soluğa bağırıyor:

Yusuf, Yusuf...

Ben bağıran öğrenciye baktım. Öğrenci:

-Misafirlerin geldi. 2.okul binası önünde bekliyorlar seni.

Ben elimdeki işi hemen bıraktım. Koşa koşa giderek, denilen yerde  misafirlerimi buldum.''Hoş geldiniz'' diyerek ellerini öptüm. Onlar da benim başımı okşadılar. Isparta’da köyün bir işi varmış. O işi görmüşler. Yolları düşmüşken beni de ziyarete gelmişler. Ben mutluluktan

Uçuyorum. Anamı, babamı, kardeşlerimi sordum. Arkadaşlarımı, köyü, köylüyü

Sordum. Herkes iyiydi. Hoş beş işi bittikten sonra sordum:

-Bir yerde oturalım mı, yoksa okulu gezelim mi?

Muhtar Fevzi Dayı:

-Gezelim, gezelim, görelim neler yapılıyor buralarda.

İhtiyar Meclisi Resil Çavuş ile İsmail Çavuş da muhtarı onayladılar. 

İkinci okul yapısının aşağı taraflarında  olan sebze bahçesine doğru yürüdük. Domates, biber, patlıcan, fasulye tarhlarını dolaştık. Oradan ahıra gittik. Ahırda atlar ve öküzler vardı. Yemekhaneye de uğradıktan sonra tavuk kümesine gittik. Tavuk kümesi, enstitü yerleşkesinden 500 metre kadar uzakta, yerleşkeye göre az yükseklikte bir yerde.10x20 metre boyutunda, 2  metre kadar yükseklikte bir yapı. Bir bölümü, tavukların gecelemeleri için ayrılmış. Yerden 25-30 cm. kadar yükseklikte mertekler sıralanmış. Folluk bölümü saman döşeli. Küçük bir de nöbetçi odası. Bu odada yumurta dolu 3 sepet vardı. Yumurta sayısı 1 000 olduğunda, yumurtalar mutfağa gönderilirmiş. 

 Köy Enstitülerinde, her hafta bir nöbetçi sınıfı olur. Bu sınıf enstitü alanlarının temizlik, bakım işleri ile mutfak, kütüphane, ahır, idare binası, sınıflar ve  benzeri tüm işlerini yapardı. Kümes nöbetçisi de o hafta nöbet tutan sınıftan bir öğrenci. 

Kümesten ayrılarak enstitü yerleşkesine doğru yöneldik. Yerleşkeye yaklaştığımızda paydos olmuştu. Derslik ve işliklerden çıkan kızlı erkekli 1 000 dolayında öğrenci, kıpır kıpır dolanıyordu enstitü yerleşkesinde. Futbol alanında futbol, hentbol alanında hentbol oynayanlar vardı. Oyun alanında sıra sıra, kol kola girmiş öğrenciler volta atıyorlardı. Şarkı-türkü mırıldanan, şaklabanlık yapan öğrenci kümeleri görünüyordu yer yer. Kimi kız öğrenciler de ellerinde örgü işleri ile hem sohbet ediyor hem de dolanıyorlardı kalabalık arasında. Biz öğrencilere yaklaşınca kimi öğrenciler çevremizi almaya başladılar. Her öğrenci, kendince bir şeyler soruyorlardı benim köylülerime:

-Neye geldiniz, nerelisiniz, ziyarete mi geldiniz, çocuklarınız mı var burada, kimi görmeye geldiniz? Vb. Çeşit çeşit sorular. Köylülerimin yanıtlayamadığı kimi soruları ben yanıtlıyorum. Böylece konuşa konuşa 2.okul yapısına geldiğimizde yemek zili çaldı. 

Konuklarımla birlikte doğruca yemekhaneye gittik. Yemek masaları onar kişilik. Bizim masa 13 kişi oldu. Oturaklar sıkışınca bizim masadan iki öğrenci fırt yan masaya kaydı.

-Misafir geldi, misafir...

-Hoş geldiniz, hoş geldiniz. Gelmek sizden göndermek bizden.

-Olsun ya.. O masada da arkadaşlarımız var bu masada da.

-Ama o masada 8 arkadaş var, bu masada 10 arkadaş. Çoğunluk bu masada. Biz izin vermedikçe ayrılamazsınız bu masadan.

-Olsun yaa... Karnımız doysun da ha o masa ha bu masa, vb. neşeli konuşmalar, espriler... 

Yemek sonrası kimi öğrenciler dışarı çıktı, kimileri de yemekhanede oyalandılar. Biz de dışarı çıktık ve oyun alanında volta atan öğrencilerin arasına karıştık. Birinci okul binası önündeki ağaçlığa kadar yürüdük. Biz dönüş yolu üzerindeyken akşam mütalaası (okuma saati)zili çaldı. Öğrenciler sınıflara doluştular. Ben de konuklarımla birlikte sınıfa girdim. Hep birlikte bizim masaya oturduk. Akşam mütalaalarında ertesi gün işlenecek derslere çalışılır. Sabah mütalaalarındaysa öykü, masal, roman ve benzeri kitaplar okunur. 

Mütalaa başladıktan 20-30 dakika sonra, kimi öğrenciler kitaplarını defterlerini kapatarak birer ikişer bizim masa çevresinde toplanmaya başladılar. Herkes 

Kendi aklınca sorular soruyor konuklarıma. Aklımda kalan sorulardan bir kaçı şunlardı:

Ahmet Gökkaya:

-Amca siz Yusuf'un akrabaları mısınız?

-Hayır, köylüsüyüz.

-Ben akrabasınız sandım.

-Bizim köyde herkes birbirinin akrabası gibidir.

-Bizim köyde de öyle.

Ahmet Taşal:

-Sizin köy Denizli'ye uzak mı?

-Uzak.

-Ne kadar zamanda gidilir?

-At arabası ile gidersen iki günde, eşekle ya da yürüyerek gidersen üç günde gidilir.

Tahir Baykurt:(3)

-Sizin köyün ağası kim?

İsmail Çavuş:

-Bizim köyde ağa yok gari olum, eskidenimiş o...

Resil Çavuş, muhtar Fevzi dayıyı göstererek:

-Şimdi bizim ağamız bu gari olum.

Mehmet İri:

-Yusuf'un babası ne iş yapıyor?

Muhtar Fevzi Dayı:

-Yusuf'un babası ustadır. Ev yapar, evlerin üstünü örter. Yaba, ananat, dirgen yapar. Senin anlayacan, elinden her iş gelir... 

O ara nöbetçi öğretmeni geldi sınıfa. Bizim masaya yaklaşarak:

-Misafirleriniz mi var?

Ben  ayağa kalkarak, gururla: 

-Evet,  öğretmenim, benim misafirlerim.

Nöbetçi öğretmen:

-Hoş geldiniz.

Benim konuklar ayağa kalkıp, saygılıca:

-Hoş bulduk beyim.

-Yusuf iyi ağırlıyor mu sizi?

-Evet, beyim, çok iyi ağırlıyor.

-Güzel. İyi dersler çocuklar.

Çok hafif bir mırıltı:

-Sağolun öğretmenim.

Nöbetçi öğretmeni çıkıp gitti derslikten. 

Bizim masanın çevresi kalabalıktı. Kimileri  gelip, konuşup dönüyordu. Konuklarımla arkadaşlarımın muhabbeti koyulaşınca ben, kitabımı alarak dershanenin boş olan öbür köşesindeki bir masaya gidip  ertesi günkü dersime çalıştım. 

Mütalaa zili çaldı. Bütün öğrenciler, yatakhanelere gidiyorlar. Ben de konuklarımla birlikte bizim yatakhaneye gittim. Yatakhanelerde iki katlı, ikişer kişilik ranzalar vardı. Ben, yakınımdaki iki arkadaşa ''bu gece amcalarla ikişer  yatacağız.'' dedim. O an, yatakhanenin köşesinde yatan bir öğrenci bana bağırdı:

-Yusuf!

-Evet...

-Amcalar büyük. İki kişi bir yatakta olmaz. Onlar bizim yataklarda yatsınlar. Biz de arkadaşlarımızla ikişer yatarız.

-Tamam..

Köşe ranzada yatan üç öğrenci, yataklarını konuklarıma verdiler. Onlar yanlarındaki ranzada yatan arkadaşlarıyla birlikte  yattılar. 

Ertesi sabah, konuklarımla birlikte, yürüyerek, Kırıkçayır tren istasyonuna gittik. İstasyonun enstitüye uzaklığı dört kilometre. Konuklarımı trene bindirdikten sonra yürüyerek enstitüye döndüm. Dönüşümde derslere girmedim. Alanda görevli arkadaşlarla konuşarak yorgunluk çıkardım.

Ders bitiminde yemek zili çaldı. Ben de yemeğe gittim. Yemekte arkadaşlarıma sordum:

-Öğretmen beni sordu mu?

-Sordu.

-Ne dediniz?

-Konukları vardı, onları uğurlamak için Kırıkçayır istasyonuna gitti.

-Öğretmen ne dedi?

-Bir şey demedi. Görevli yazdı. 

Öğleden sonra marangozluk işliğine gidiyorum. Beş arkadaş, marangoz tezgâhı başında çalışıyoruz. Marangozluk öğretmeni sessizce bizim tezgâha gelmiş:

-Yusuf!

Ben hemen döndüm:

-Buyur öğretmenim

-Misafirler nerede?

-Gittiler öğretmenim.

-Buraya neden getirmedin?

-Onlar çiftçi oldukları için öğretmenim. Tarlaları görmek istediler.

-Bir daha gelirlerse buraya da getir.

-Tamam öğretmenim. 

Öğretmenimiz, bizim tezgâhtan ayrıldıktan sonra, işliğin geniş kapısına kadar yürüdü. Bir iki dakika, sağa sola bakındı. Dönerken göz göze geldiği 4-5 öğrenciye ''Kolay gelsin, iyi çalışmalar'' diyerek gene sessizce öğretmen odasına gitti. Bütün kümeler, tezgâhlarında, harıl harıl günlük işlerini yapıyorlardı. 

Bunca yıl geçtikten sonra düşünüyorum da, böylesine bir konuk karşılama ve ağırlama olayı yaşanabilir mi? Ne bizim ülkemizdeki eğitim kurumlarında, ne de yeryüzündeki herhangi bir ülkenin eğitim kurumunda böylesine özgürce, kardeşçesine, eşitlikçi ve mutluluk içinde bir uğurlama-ağırlama olayı yaşanamaz.

O nedenle bu konuk işinin yorumunu yapmak istiyorum: 

1.Bir öğrenci, konuklarımın geldiğini söylüyor bana. Ben, fırlayıp gidiyorum. Öğretmenden izin alma gereği duymuyorum. Çünkü gidip öğretmenden izin almak işi bir zaman kaybı. Ayrıca rica-minnet, ast-üst durumları ortaya çıkıyor. Benim için bir öğünme, izin isteme işinde de bir yalakalık duygusu görünüyor. Köy enstitülerinde bu negatif duyguların hiç biri yaşanmıyordu. 

2.Konuklarımı yemeğe götürüyorum. Hiç kimse ''bunlar da kim, neden burada yemek yiyor, demiyor. Yemek masalarımız onar kişilik demiyorlar. Masaları ayarlıyorlar ve tıpkı benim gibi düşünüyorlar. Benim konuklarımı, kendi konukları sayıyorlar. 

3.Yatakhaneye gidiyoruz. Bütün öğrenciler sahip çıkıyor konuklara. Yatakhanenin köşe ranzalarından üç öğrenci, benim yerime kendi yataklarını veriyorlar konuklara. 

4.Mütalaa saatinde nöbetçi öğretmeni geliyor sınıfa.''Bu yabancılar da kim'' demiyor. Enstitünün konuğu sayıyor onları ve iyi ağırlanıp ağırlanmadıklarını soruyor. 

5.Ben, konuklarımı uğurlamaya gidiyorum. Derse girmiyorum, ders öğretmeni beni görevli yazıyor. O da benim gibi düşünüyor 

6.İşlikte ben işi bırakıp gidiyorum. Zihnimde yatan şu olmalı ''Beş kişilik işi, bir günlüğüne dört kişi de yapabilir.'' 

Ben konuklarımı ağırlarken arkadaşlarım benim gibi düşünüyor. Öğretmenlerim benim gibi düşünüyor. Ben konuklarımı; arkadaşlarım adına, öğretmenlerim adına, Gönen Köy Enstitüsü adına, Milli Eğitim bakanlığı adına ve T.C. adına karşılıyor, ağırlıyor ve uğurluyorum. Başarabilirsem bu yaşantının psikanalizini yapmak istiyorum. Dilerim başarabilirim. Bunun için Sigmund Freud'a uğramamız gerekiyor: 

Sigmund Freud, bir konuşmasında der ki:''Eğer Tolstoy olmasaydı ben, psikolojiye eğilim göstermez ve psikanaliz çalışmalarına  girmezdim.'' 

İnsan ruhunun analizini, dahi sanatçılar yapar, psikologlar ise bu analizi bir sistem içine alırlar. Sigmund Freud bir uygulayıcıdır. Kaynağı Tolstoy’dur. Köy Enstitülerini mimarı Hassan Ali yücel ile ustası  İsmail Hakkı Tonguç da uygulayıcıdır. Bunların da bir kaynağı var mı acaba? Evet var. Nazım Hikmet. 

H.Ali Yücel ve İ.Hakkı Tonguç'un bilinçaltları ile Nazım Hikmetin bilinçaltı arasında bir iletişim vardı. Bu iletişim sonucu mimar ve ustanın bilinçaltında oluşan duygular dalga dalga bilinç üstüne çıkıyor ve Köy Enstitülerinde uygulama alanları buluyordu. Ama kimi okuyucularım diyecekler ki: 

-''Bu bir alt beyin iletişimi değildir. Düpedüz bir üst beyin=bilinç olayıdır. Çünkü üç olgun kişi de aynı çağda yaşadılar. Bilinçli olarak birbirlerini etkiliyorlardı. Nazım Hikmet'in yaşam tarzı, mimar ve ustanın kurdukları Köy Enstitülerinde uygulama alanı buluyor. 


Image and video hosting by TinyPic
YAŞAMAK BİR AĞAÇ GİBİ TEK VE HÜR VE BİR ORMAN GİBİ KARDEŞÇESİNE.


1944 yılı, Ağustos ayının, 24.günü, saat 20 dolaylarında, Kırık çayır İstasyonundayım. Eğitmen Mustafa Tekeli, kendi köyünden Kadir Kaya ile beni, köylerimizden alıp getirdi buraya. Gönen Köy Enstitüsüne kadar yürüdük. Doğruca mutfağa götürdü eğitmen bizi. Aşçı başı, eğitmeni görünce kucaklaştılar.''Siz açsınızdır.'' dedi aşçıbaşı. Mutfağın önüne hemen bir masa koydular. Üç tabak, üç bardak su, üççeyrek de ekmek koydular. Tabaklara kuru fasulye konuldu. Yemeklerimizi yedikten sonra bir yatakhaneye götürdü eğitmen. Yatakhanedeki öğrenciler üç yatak hazırladılar bizim için. Ertesi sabah, eğitim şefine götürdü eğitmen bizi. Eğitim şefi, kimi sorular sordu bize ilkokul düzeyinde. Sonra da birer kâğıt kalem verdi elimize.''Adınızı soyadınızı, ailenizde yaşayan kişileri adları ile ne işler yaptıklarını, buraya niçin geldiğinizi yazın.'' dedi. Biz iki öğrenci, denilenleri yazdık kâğıda ve geri verdik. Eğitim şefi bir iki dakika kadar kâğıtlara baktıktan sonra eğitmene:1 E sınıfına kayıt etsinler, dedi ve eğitmenin eline bir kâğıt verdi. 

Ertesi günü eğitmen döndü köyüne. Bir hafta boyunca enstitünün her yanını öğrendik biz. Sabahları  halk oyunları ve halk türküleri topluluklarına katılıyor, öbür öğrenciler ne yapıyorsa biz de onlara uymaya çalışıyorduk. Diğer zamanlardaysa bizim gibi boş öğrencilerle tanışıyor, konuşuyor, gönlümüzce zaman geçiriyorduk.

1 Eylül günü dersler başladı. İlk ders coğrafya idi. Bir bayan öğretmen girdi sınıfa. İlk kez bir bayan öğretmen görüyorduk:

-Adım Nezihe Bilgin. Coğrafya öğretmeninizim. Bu gün, yıl boyunca Coğrafyada neler okuyacağımızı hep birlikte belirleyelim. Kim tahtaya çıkmak istiyor?

Hep birlikte parmak kaldırdık. Ben, ben,ben.....Sınıf kalabalıktı.60-70 kişi.

Bir öğrenci tahtaya kalktı. Öğretmen:

-Bu yıl Türkiye Coğrafyası okuyacağız. Neler okumak istediğimizi yazalım tahtaya. Sonra da defterlerimize geçiririz.

Öğrenciler yarışırcasına konuşmaya başladılar:

-O valarımız, ırmaklarımız, vilayetlerimiz, fabrikalarımız, bölgelerimiz, denizlerimiz vb ...

Öğretmen, arada bir tahtaya yaklaşıyor ve yinelen ya da benzer sözleri birleştiriyor, yeni cümleler sıralanıyor. İlk derste, bir yıl içinde okuyacağımız konuları sıraladık biz sınıfça. Öyle mutlu ve neşeliyiz ki kendi işimizi kendimizin görmesinden, anlatılamaz. Yıllar sonra anlıyorum ki öğrencilerin kendiişlerini kendilerinin yapması açısından uygulanan bir yöntemdir bu. Ayrıca aşağıda, KÜME çalışmalarında görülecek. 

İkinci derste öğretmen dedi ki:

-Bu derste, tahtaya yazdığımız konular üzerinde konuşalım biraz. Her öğrenci, kendi istediği konu üzerinde konuşabilir.

Gene bir gürültü sınıfta. Ben, ben, ben... Öğretmen parmak kaldıranlara söz vermeye başladı. Tahtada yazılı konuların çoğu üzerinde konuştu öğrenciler. Öğretmen ders vermiyordu. Öğrenciler kendi kendilerine öğreniyorlardı. Ders sonunda öğretmen:

-Gelecek dersimizde, plan ve harita üzerinde duracağız. 

Bütün sınıf, Coğrafya kitabının ilk konusu olan Plan ve Harita başlıklı konuyu ezberledik. Aramızda talim yapıyoruz:

-Şu nedir, bu nedir, sen anlat, ben anlatacağım...

Ders günü geldi. Öğretmen sınıfa girdi:

-Çocuklar bu gün dersi dışarıda yapacağız. Defterlerinizi, kalemlerinizi alın. Cetveli olanlar da alsın.

Dershaneden çıktık. Okul yapısından 150 metre kadar ileride çatısı yapılmamış tuğla bir yapıya götürdü öğretmen bizi:

-Bu yapının kuş bakışı, yukarıdan görünüşünü çizeceksiniz, dedi.

Şeker topağını saran arılar gibi, sarıldı öğrenciler yapıya. Kimi öğrenciler yapıyı dolaşıyor, kimi öğrenciler yapının iç bölümlerine giriyor, kimileri de yapının duvarlarının üzerine çıktılar. Ben de duvarların üzerindeyim. Öğretmen, duvar kıyısında bulunan tuğlalardan bir seki yaparak oturdu, torbasından bir yün yumak çıkararak  örgü örmeye başladı. Ben de bulduğum 2-3 tuğlayla duvarın üstüne yaptığım seki üzerine oturarak yapının üstten görünüşünü çizmeye başladım. Benim bulunduğum yerden, yapının bütün duvarları ve iç bölümleri görünüyordu. 

Ben çizimi bitirdim. Yukarıdan öğretmene baktım. Öğretmen hızlı hızlı örgü örüyor. O ara bir öğrenci, öğretmenin yanına geldi ve çizimini gösterdi. Öğretmen, torbasında çıkardığı bir kâğıt ile öğrencinin çizimini karşılaştırıyordu. Çizimin orta yerlerini gösterdi öğretmen. Öğrenci geri döndü ve yapının iç odalarına giderek bakındı sağa sola. Çiziminde kimi düzeltmeler yaptı. Geri dönerek çizimini öğretmene gösterdi. Öğretmen baktı çizime ve sağ tarafını göstererek:

-Otur şuraya, dedi.

Öğrenci 3-4 tuğladan bir seki yaparak öğretmenin sağına oturdu. Yukarıdan inip, ben de çizimimi gösterdim öğretmene. Öğretmen hızlı hızlı örgü örüyor. Sağında oturan öğrenciye:

-Arkadaşının çizimine bak, dedi

Ben çizimi öğrenciye verdim. Öğrenci inceledi benim çizimi:

-Tamam, öğretmenim, dedi.

Öğretmen, örgüsüne ara vererek benim çizime baktı. Sol tarafını göstererek:

-Sen de buraya otur, dedi.

Bizden sonra gelen öğrencilerin çizimine öğretmen bakmadı. Öğretmenin isteği üzerine bütün çizimleri biz iki öğrenci inceledik. Öğretmen de bir yere yetiştirecekmişçesine hızlı hızlı örgüsünü örüyordu. 

Çizimler bittikten sonra öğretmen dedi ki:

-Şimdi bu yapının, dış  ve iç  duvarlarını ölçeceksiniz ve çizimlerinize yazacaksınız.

Hemen 5-6 cetvel çıktı ortaya. Çevredeki tahta parçalarında, çubuklardan metreler yapıldı. Kimi öğrencilerde ipten metreler yaptılar ve 60-70 öğrenci sarıldı duvarlara, Ölçümler bitmeden zil çaldı. Öğretmen örgüye ara vererek ayağa kalktı ve öğrencilere dönerek

-Çocuklar, ölçümü teneffüste bitirin. İkinci dersi sınıfımızda yapacağız. 

Ders zili çaldı. Sınıfa doluştuk. Öğretmen geldi. Örgüsünü masasının üzerine koyarak sınıfa döndü:

-Çocuklar, şimdi, 1 metreyi 1 santim sayarak, ölçtüğümüz yapının planını yapacağız. 

Yeni bir yapıt yaratırcasına işe koyuldu öğrenciler. Öğretmen bu kez arada bir öğrencilerin çizimine bakarak dolaşıyordu sınıfı. Ama aralarda gene örgüsünü örüyordu. 

Sonraki hafta Gönen Köy Enstitüsü yerleşkesinin haritasını çizdik sınıfça. Bu derste, örgü yoktu öğretmenimizin elinde. Harita çizme işi çok daha keyifli oldu. İş atölyesinden 20.30.40 metre uzunluğunda urganlar getirildi. Koşa koşa, bağıra çağıra ölçümler yapıldı. Çizdiğimiz dilsiz harita üzerine rakamlar yazıldı. Öğretmenimizin de elinde bir taslak harita vardı. O da rakamları yazıyordu kendi haritasına. Çeşitli yapılar, oyun alanları, sebze bahçeleri vb. tüm yerleşkeler konuldu yerli yerine. Haritanın ölçekli çizimi, sonraki haftaya kaldı. 

Kaçak Öğrenciler:

1945 yılı, Cumhuriyet Bayramı. Üç gün resmi tatil var. Okul yönetimi bu bayramda  ev izni vermedi öğrencilere. Bayram, hep birlikte enstitüde kutlanacak. Aslında bayram kutlamaları çok renkli oluyor. Bayram günü öğle ve akşamları özel yemekler çıkıyor. Kimi öğrenciler ve öğretmenlerin işbirliği ile halk oyunları, halk türküleri programları düzenleniyor, ikişer üçer saatlik. Oyun alanında sahne kurularak temsil (tiyatro) veriliyor. Bu temsillere komşu köylüler de davet ediliyor. Köylüler de oyun içine sokuluyor yer yer. 

Dinar ve Denizli çevresinden 60 kadar öğrenci, bu tatilde köylerimize gitmeye karar verdik. Saat 24 dolayında sessizce yatakhaneden ayrılarak okul  alanında toplandık. Kırık çayır istasyonuna kadar yürüdük. Hava soğuk. Kimileri ateş yakıyor, kimileri ısınma hareketleri yapıyor. Kimileri de şarkılı türkülü halk oyunları oynuyor. 

O ara bir ağabeyimiz bir söz attı ortaya:

-Şimdi haberleri olur da bir öğretmenimiz gelirse buraya, geri çevirir bizi.

-Ne yapalım?

-Bozanönü istasyonuna gidelim.

Demir yolu boyunca Bozanönü istasyonuna  doğru yürüyüş başladı. Traversler üzerinde ilerliyoruz. Kimi öğrenciler sek sek oynuyor traversler üzerinde, kimileri de traverslere basa basa halay çekerek ilerliyordu. Bozanönü,10-12 km. Sabah karanlığında Bozanönü istasyonuna vardık. İstasyon binasına doluştuk. Kimileri kanepelerde uykuya daldılar. 

Tren gelince hepimiz bindik trene. Saat 13.00 gibi Çivril istasyonuna geldim. Çarşıyı dolaştım. Bizim köy tarafına gidecek bir at arabası buldum. Akşama doğru yola düştük. Bizim köy,60 Km. Gece yarıyı geçerken evime vardım. Bir gün köyde kaldım. Ertesi gün, ağabeyimle ikimiz, önümüze iki eşek katarak Çivril'e doğru yollandık. Saat 15.00 dolayında Çivril'e vardık. Ben saat 16.00 trenine bindim. Ağabeyim de iki eşeği ile köyün yolunu tuttu. 

Saat 20.00 dolaylarında, hepimiz de Kırıkçayır İstasyonundaydık. Geç gidelim enstitüye denildi. Herkes uyuduktan sonra girelim yatakhanelere. Ağır aksak, gürültülü patırtılı bir yürüyüş başladı. Saat 12.00 dolayında yataklarımıza girdik. 

Tüm öğrencilerle birlikte sabah coşkusu içindeydik biz de. Halk oyunları ve türküleri sona erince bir anons:

-Bayramda, köylerine giden öğrenciler, alanda kalsınlar.

Biz  topladık alanın köşesine. Nöbetçi öğretmeni yaklaştı bize:

-Arkadaşlar, sizin, köylerinizi, ailelerinizi ne kadar çok sevdiğinizi biliyoruz. Ama bu kadar çok özlediğinizi düşünemedik. Sizleri sabah göremeyince arkadaşlarınız  merak etti. Doğal olarak öğretmenleriniz de... Bir daha böyle ayrılma olursa sınıf başkanlarınıza, okul başkanınıza ya da nöbetçi öğretmeninize haber vermelisiniz.

Alanda bir uğultu koptu:

-Tamam, öğretmenim, haber veririz...

Gecikmemek için yemekhanelere koşuştuk.

Köy enstitülerinde, kural dışı davranışlarda dahi ceza değil, coşku doğuruyordu. 

Buraya kadar yazdıklarımızı özetlersek, halk türküleri ve halk dansları ile enstitülerde başlayan sabah coşkusu, dersliklerde, işliklerde ve tüm yerleşke alanlarında gün boyu sürüyor. Bu yerleşke içinde yaşayanların tümü, zihinlerinin gereksinmesi olan toplumsal, sanatsal ve çevre uyarıcılarına doyuyorlar. Bu nedenle köy  enstitülerinde olgun insanlar yetişiyor.

 ABD'de olgun insanlar oranı % 20 yazıldı yukarıda. Aynı eğitimbilimcinin söylediğine göre bu oran Türkiye'de % 1'dir. Köy enstitüsünde öğrenim gören kişilerdeyse bu oran % 70'tir.Bu oranı nereden buldun diyecekler elbette okuyucular. Bir örnekle açıklamaya çalışayım: 

Eğitim üzerine deneyleri ile tanınan ünlü bir eğitim fakültesinden bir görevli, bir ilkokuldaki 4.sınıf öğretmenine başvuruyor:

-İzin verirseniz sınıfınızda yarın bir zekâ testi uygulamak istiyoruz.

-Hay hay buyurun.

-Sınıfın listesini verir misiniz?

Öğretmen, dosyadan bir liste çıkarıp görevliye verir. Görevli:

-Öğrencilerin, adlarının karşısına, zekâ düzeylerini de yazar mısınız lütfen, size göre?

Ertesi günü, sınıfa zekâ testi uygulanır. Zekâ testi sonuçları ile öğretmenin yazdığı rakamlar % doksan oranında benzer çıkar. 

Burada, öğretmen öğrencilerin zekâsını bildiğine göre zekâ testine ne gerek var denilebilir. Altı ay, bir yıl, iki yıl öğrencileri ile birlikte olan bir öğretmen, elbette öğrencilerini tanıyacaktır. Ancak öğretmenin uzun süre içinde edinebildiği bilgi, zekâ testi ile bir saat içinde edinilebiliyor.  

Eğer 1950'li,1960'lı yıllarda, köy enstitüsü çıkışlı öğretmenler üzerinde, hayalet insanlar-olgun insanlar üzerine bir araştırma yapılsaydı, olgun kişi oranı % 70'lerde görünürdü diyorum ben. Bu sonuca nasıl vardım:

Beş yıl, köy öğretmenliği yaptım. On yıl ilköğretim müfettişliği yaptım. Bu zaman içerisinde yüzlerce köy enstitüsü mezunu öğretmenle konuştum. Onların çalışmalarını gördüm. Köy öğretmenlerinin çalışmaları hakkında  onlarca cilt kitap okudum. Yüzlerce yazı okudum. İşte tüm bu çalışmalar sonucu, öğrencilerinin zekâ derecesini bilen öğretmen gibi ben de bu sonuca ulaştım. 

Köy Enstitüleri, köy öğretmeni yetiştirmek üzere açılmış okullardı. Ayrıca İstanbul'da bir sağlık lisesi vardı. Üçüncü sınıf öğrencilerden bu liseye öğrenci gönderilirdi. Orta düzeyde olan öğrenciler seçilirdi sağlık lisesine. Çünkü asıl olan öğretmenlikti köy enstitülerinde. Sağlık lisesine seçilen öğrenciler,  o lisede üç yıl eğitim görürler ve sağlık memuru olarak gene kendi bölgelerine atanırlardı. Köy enstitülerinde bir yıl sınıfta kalan öğrencilerin bir yıl daha sınıf yineleme hakkı vardı. İkinci  yılda da başarılı olamazlarsa öğretmenlik ile ilgili derslerden muaf tutulur tarım ve iş dersleri çalışmalarını sürdürürlerdi. Bu öğrenciler, enstitü öğrencilerinin katıldığı tüm etkinliklere katılırdı. İsteyen öğrenciler müzik, resim, spor derslerine de katılabilirlerdi. Okula birlikte geldiği sınıf arkadaşları mezun olduğu zaman bu öğrencilere, USTA ÖĞRETİCİ belgesi verilirdi. Köyüne dönen bu usta öğreticiler kendi dallarında çalışmaya başlarlardı. Bu usta öğreticilerden kimileri, öğretmen arkadaşlarından daha önce ev bark, araba kat sahibi oldular. 

1/E sınıfı, Kasım ayında sınava alındı. Başarılı öğrenciler 2.sınıfa geçtiler. Ben de başarılı öğrenciler arasındaydım. Ben,24 Ağustos 1944 tarihinde Enstitüye kayıt oldum.10 Haziran 1948 günü mezun oldum. Halil dayım,1944 yılı Eylül ayında askere alındı.1948 yılı Mayıs ayında terhis edildi.(4) O yıllar savaş dönemiydi. Dört yıl içinde ben öğretmen oldum, Halil dayım 

Askerlik görevini tamamlamış oldu. Askerlerin beslenme ve donanımları ile öğrencilerin beslenme ve donanımları aşağı yukarı aynı düzeydeydi o yıllar. Artı ben, tarım alanında ve iş atölyesindeki çalışmalarımın getirisi ile bireysel giderime % 15-20 dolayında katkı sağlıyordum. 

T.C.Köy Enstitüleri, en az gider ile en kaliteli bireyler yetiştiren kurumlardı.

Darısı yer küre üzerindeki tüm ülkelerin başına. 

Köprülerin altından çok su geçti:

Köy Enstitüleri,1954 yılında, Demokrat Parti tarafından kapatıldı.

Gerekçe: Komünist yuvaları olması. Demokrat partinin mirasını 1961 yılında  kurulan Adalet Partisi aldı.1964 yılında, Süleyman Demirel, Adalet Partisi başkanı oldu. Süleyman Demirel'in adalet partisi de Köy Enstitülerini dillerine doladı yarım yüzyıl boyunca: Türkiye için sakıncalı okullardı. 

2009 yılı, Kasım ayında, Süleyman Demirel CNN televizyon kanalına davet edildi. Konu, Köy Enstitüleri. Sunucu haftalar öncesinden hazırlığa başladı. Üstatları ile çeşitli konuşmalar yaptı. En kaliteli sunucu programını hazırladı kendi yöntemlerince. Bu röportaj, bir bakıma, bu sunucu için bir milat olacaktı. Bu coşkulu düşüncelerle ilk sorusunu yöneltti Süleyman Demirel'e:

-Efendim siz köy enstitüsüne gitseydiniz eğitmen olacaktınız. Ama köy enstitüsüne gitmediniz, cumhurbaşkanı oldunuz. Bu konuda ne buyurursunuz?

Süleyman Demirel, sağ elinin parmakları açıp, elinin ayasını (avuç içi) sunucuya tutarak:

-Yo... Öyle değil o dedi... Köy Enstitüleri, Anadolu aydınlanması için açılmış çok önemli eğitim kurumlarıydı. Ama Türkiye Cumhuriyeti, o okulları bünyesinde barındıramadı.

Sunucunun o andaki yüzünü görmeliydiniz, elbette o söyleşinin akışını da. 

11-Küme Çalışmaları:

1962 yılında, KÜME ÇALIŞMALARI yöntemi başladı ilkokullarımızda.(5)Bu yöntem, zamanla ortaokul, lise ve üniversitelere doğru ilerleyecekti.

Bu yöntemde, öğretmenin ders anlatması yoktur. Öğrencilerin ders 

Ezberlemesi yoktur. Gereksinmeleri oldukça derslere girip çıkabilir öğrenciler. Zilli eğitim kaldırılmıştır. 

Okulun ilk günü bir soru atılır ortaya bu yöntemde: ''Bu yıl neler okuyalım?''Program temel alınarak 3-4 hafta bu sorunun yanıtları hazırlanır. Öğretmen ve öğrencilerin en etkin ve heyecanlı çalışma zamanıdır bu dönem. Bu dönemde konular belirlenir, kümeler oluşur, konular paylaşılır ve öğrenciler kendi kendilerine çalışma aşamasına girerler. Küme çalışmaları üzerine iki anımla  tamamlamak istiyorum bu konuyu: 

1)O dönem, Denizli'de ilköğretim müfettişiyim. Ders yılı başında,2 hafta seminer yaptık Hürriyet İlkokulunda. Daha çok köy ilkokullarına ağırlık veriyorum çalışmalarımda. Kış ortası bir gün, sabah erken Denizli'ye kalkan köyün otobüsü ile Denizli'ye geldim. Evime vardım. Kahvaltı yapıp, banyodan sonra uyumaya çekildim. Uyandığım zaman, çocuk sesleri gelmeye başladı kulağıma. Saate baktım dört olmuş. Yataktan kalkarak salona geçtim. Kızlı erkekli on öğrenci daire biçiminde oturmuşlar halının üzerine. Ortada kitaplar, dergiler, gazeteler, ansiklopedi vb. kaynaklar yayılmış ortaya. Kümenin başkanı var, yazmanı var, raportörü var. Öyle bir çalışma içindeler ki en 

Sevdikleri oyunlarda ancak bu kadar istekli ve heyecanlı olabilirler. Ben, öğrencileri izlerken bir öğrenci beni gördü. O bana bakınca oğlum da gördü beni. Oğlum heyecanla:

-Baba yaaaa...Sen anlamazsın...lütfen git odana..

Ben sessizce çekildim odama. Öğrencileri çalışmaları ile baş başa kaldılar. 

Evlerde yapılan küme çalışmalarında, öğrencilere pasta, börek, çay vb. ikram ediyor anneler. Oğlunun ya da kızının arkadaşlarıyla birlikte çalışması çok mutlu ediyor onları. 

2)Oğlumun bulunduğu 5.sınıfta, küme çalışmaları yönteminin, en iyi düzeyde uygulandığını biliyorum. O nedenle sınıfın teftişini de en sona aldım. Ders yılının son haftası. Çok sıcak bir gün. Evimden çıktım, okula gidiyorum. Üzerimde açık renk bir pantolon ve kısa kollu açık renk bir gömlek. Elimde ne bir çanta ne de bir dosya var. İçim huzur dolu. 

Hürriyet İlkokulu bahçesine girdim. Bu sınıf bir barakada eğitim yapıyor. Bir bölük askeri alacak kadar büyük bir baraka. Barakanın kapısı açık. Kapıya yaklaştım. Kıpır kıpır çocuklar yuvarlak masalar çevresinde. İçeri girdim. Mırıl mırıl sesler duyuluyordu masalarda ama hiçbir masanın mırıltısı öbür masayı rahatsız etmiyordu. Öğretmen dersliğin köşesinde, elinde bir kitap, sessizce okuyordu ayakta. Ön masadan bir öğrenci:

-Öğretmenim,

Diye seslendi.  Öğretmen, beni gördü. Elindeki kitabı masaya bırakarak:

-Affedersiniz müfettiş bey, hoş geldiniz!

-Bu yöntemde kitap da okunur, örgüde örülür, masaya fasulye konulup ayıklanır da... Güzel bir kitap olmalı okuduğunuz.

Bu ara, bütün sınıfa bir göz attım. Arka masalarda oturan oğlumla göz göze geldik. Nezahat Hanıma sordum:

-Çalışmalar hangi aşamada?

-Raporlar üzerindeki son düzeltmeler yapılıyor. Üç gün süre ile raporlar sunulacak. Kalan son iki günde de serbest çalışma yapacağız.

O sırada, ön sıradan bir öğrenci, bir kâğıt tutuşturdu elime. Kâğıdı açtım. Oğlumdan geliyordu. Elden ele ulaşmış bana. Oğlum diyor ki:

-Baba senin burada ne işin var? Herkesin babası bu sınıfa gelirse biz nasıl ders yapacağız?

Yazıyı merak etti Nezahat Hanım. Eline uzattım. Yazıyı okuyunca mahcupluk duygusuna kapıldı. Ben ondan önce söze başladım:

-Bu yöntemde böyle çocuk yetişir Nezahat Hanım. Bu gün sınıfına sahip çıkan çocuk ileride de işine, ülkesine, insanlığa, doğaya sahip çıkar. Gülümsedim:

-Ben oğlandan paparayı aldım. İzin verin çıkayım. Dosya ve defterlere öğretmen odasında bakarım.

Ders yılı boyunca yapılan EĞİTİM REHBERLİĞİ çalışmalarının bir uzantısıdır bu teftiş. 

Elbet farkına vardınız. Bu yöntemde okul sorunu yoktur. Görüldüğü üzere bir barakada ders yapılıyor. Öğrenci sayısı önemli değildir.(Bu sınıfta 60 öğrenci vardı.)Her öğrenci tüm zekâ, yetenek ve gizli güçlerini sergileme olanağı buluyordu. Öğrencinin en doğal hakkı olan zihinsel etkinliği, okul içi ve okul dışında gün boyu sürüp gidiyor. Çoğu zaman, yüce bakanlığın, yüce bürokratları; Türkiye Milli Eğitiminin sorunlarını, okul yapımı ve öğrenci sayılarının düşürülmesi olarak savunur. T.C.Milli Eğitiminin bir tek sorunu vardır: EĞİTİM YÖNTEMİ. Küme çalışmalarında kümeye not verildiği için sınıfta kalma olmazdı. 

1970 askeri darbesi ile küme çalışmaları uygulamadan kaldırıldı. O dönemin kalburüstü kimi eğitimcileri, ''Eğitim gelin oldu gitti. Bir daha ne zaman ve nasıl döneceğini kimse bilemez. Diyordu. Zamanın başbakanı da ''demokrasi güzelimize,''geçici bir süre için bir şal örtelim'' dedi. O günden bu güne 40 yıl geçti ama örtülen şal kalkmadı, giderek kirlendi ve kara çarşafa döndü. 

111-Proje Metodunun uygulamaya konulması:

2005-2006 öğretim yılında, ilköğretim okullarında PROJE METODU uygulamaya girdi. Proje metodu, Köy Enstitülerindeki eğitim uygulamaları ve  ve küme çalışmaları ile örtüşmektedir. Çünkü çağımızda hiçbir proje tek kişi tarafından yürütülemez. Proje metodunun bir adı da TASARLAMA METODU’DUR. Öğrenci, kendi seçtiği ya da sınıfça seçilen bir konu üzerinde  hayal kurarak, tasarlayacak. Bu tasarı planlanarak  bilgi ya da iş üretimine geçilecek. Sınıfta bu çalışmalar yapılabilirse öğrencinin gün boyu yaşantısı, uyuduğu zaman eksiksiz olarak, beyin hücreleri tarafında emilir ve takıntılı öğrenme yerine kavrama gerçekleşir. Öğrenilen bilgi unutulur ama kavranan bilgi unutulmaz. 

12 Nisan 2005 günü, CNN, saat 16.00 haberlerinde Talim Terbiye Kurulu  Başkanı konuşuyor:

-2005-2006 öğretim yılında uygulamaya girecek olan proje metodu uygulamalarında Köy Enstitülerindeki eğitim yöntemlerinden yararlanılacaktır. Aynı gün, aynı kanalın saat 17.00 haberlerinde, zamanın Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik de aynı sözleri yineledi. Nisan Ortasındaki ulusa sesleniş programında da Başbakan R.Tayyip Erdoğan da ayni cümleyi yineledi:(6)

-2005-2006 öğretim yılında, uygulamaya girecek olan proje metodu uygulamalarında, Köy enstitülerindeki eğitim yöntemlerinden yararlanılacaktır.

 1970 yılında kaybolan gelin hanım,2005-2006 öğretim yılında döndü okullara. Ama çok yorgun ve ırgındı. Nefes alamıyordu. Sağlığına kavuşması için de kimsecikler yardım etmedi. Proje metodu uygulamasından bu yana 7-8 yıl geçti. O günden bu güne, ilköğretim okullarında, Köy Enstitülerinden en küçük bir esintinin yaşandığını görmedim ben. Okurlarım neler düşünür bilemem. 

Başbakan ile Milli Eğitim Bakanı, Talim Terbiye Kurulu Başkanının sözlerini yinelediler. TTK Başkanının söylediği sözün kaynağını sunmakta yarar görüyorum.2000 yılların başında, her nasıl olmuşsa yiğit eğitimciler yer almış MEB kadrolarında.(7)MEB Yayımlar Daire Başkanı Ali Çakıroğlu, Çocuğunuzun Başarısı Elinizdedir adlı kitaptan, MEB adına 1 000 adet satın alarak başta TTK üyeleri olmak üzere tüm MEB çalışanlarına dağıtıyor. Anılan kitap, özellikle TTK üyelerince uzun zaman irdeleniyor. Komisyonlarda sürüp gidiyor tartışmalar. Proje metodunun hazırlanmasında bu kitap'tan da yararlanılıyor. Anılan kitabın 161.sayfasındaki son paragrafı aynen alıyorum buraya:

''Kırk yılı aşkın süredir, Köy Enstitülerinin yeniden açılması konusu tartışıla gelmektedir. Bu tartışmaların hiç birisine girmedim ben. Önemli olan Köy Enstitülerinin yeniden açılıp açılmaması değildir. Önemli olan Köy Enstitülerindeki eğitim yöntemlerinin, tüm eğitim kurumlarında uygulamaya konulmasıdır.'' 

Proje Metodu,2005-2006 öğretim yılında uygulamaya girdi. Ne var ki daha uygulamaya başlamadan,2005 Eylül ayında, bu konuda en çok emeği geçmiş   olan TTK Başkanı ile İlköğretim Genel Müdürü görevden ayrıldılar. Kadrolarda değişiklikler başladı. Eğitimde keyfi uygulamalara geçildi.4+4+4 uygulaması, seçmeli derslerde zorlamalar, din okullarının çoğalması, din derslerinin 5-6 yaşlara kadar indirilmesi, kız-erkek karma eğitim üzerine tartışmaların başlaması. TTK yetkilerinin kısıtlanması, öğretmenlere güvensizlik (8), vb.  bilimsel dayanağı olmayan nice uygulamalar nedeniyle  proje metodu uygulanamaz duruma geldi. 

Zamanımızdaki uygulamaya göre, ilkokul döneminde (1,4 yıl)sınıfta kalma yok. Ortaokul döneminde ise(2,4 yıl) öğretmenler kurulu kararı ile sınıfta bırakılıyor öğrenci. O okulda rehber öğretmen var, öğrencinin ailesi var. Rehber öğretmen ile aile işbirliği yaparak, o öğrencinin gereksinmesi olan uyarıcılar sağlanıp öğrenciye sunulabilse o öğrenci de elbet kendi durumuna göre bir başarı yolu bulabilirdi. Öğretmenlerin, hep birlikte, bir öğrenciyi sınıfta alıkoymaları, kendi beceriksizliklerinin gene kendileri tarafından onaylanması anlamına gelir. İşte canlı bir örnek: 

Anıl, Annesi ile halası tarafından getirildi bana. Kekeme ve altını ıslatıyor. Aralık ayında geldiler. Her iki olay da 6.sınıfa geçtikten sonra başlamış. Kekemelik terapisinde JAPON FALI adında bir oyun kullanıyorum. Bu oyun aslında 10'a kadar toplama çıkarma temeline dayanır.(9) oyun içinde soruyorum:

3, 5 daha kaç eder?

Anıl, ayağa kalkıp gözlerini kapatarak bağırıyor.

-15.

-5,4 daha kaç eder?

Anıl gene ayağa kalkıp gözlerini kapatarak, 20 diye bağırıyor.

Anıl, 10 sayısına kadar olan toplama çıkarma işlemlerini bilmiyor. Ama baskı sonucu, bilinçsizce çarpım tablosunu ezberlemiş. Psikoterapi yöntemiyle 10'akadar toplama çıkarma öğrettim Anıl’a. Psikoterapi, haz kaynağına 

Dayalı, üst düzey, kaliteli bir eğitim demektir. Anıl,10'a kadar toplama-çıkarmayı öğrendikten sonra anlamlı çarpmaya geçtik.2+2=4.

-Burada kaç 2 var?

-İki 2 var.

-2,2 daha 4 eder.2 tane 2 dört eder.2 kere 2 dört eder.

Anıl bilinçli olarak 5'e kadar çarpım tablosunu öğrendi. Annesine,''sınıf öğretmenini davet etsen buraya gelir mi?'' diye sordum. Sınıf öğretmeni geldi. İyi niyetli, zeki bir öğretmen. Anıl hakkında bilgi verdim öğretmene:

-Anıl, normal zekânın alt düzeyinde. İlköğretim programında yazılı bilgileri öğrenemez.8 yıllık zorunlu eğitim uygulaması var ülkemizde. Zorunlu eğitim demek,7 yaş üzeri her çocuğun,8 yıl arkadaşlarıyla bir arada yaşaması demektir. Üstün zekâlı, geri zekâlı, kör, sağır, özürlü, her çocuk birlikte 8 yıl yaşayacakları anlamına gelir. Anıl'a bir ilköğretim diploması verilse devletin ne zararı olur? Ama Anıl, ömür boyu bir mutluluk yaşar. Öğretmen dedi ki bana:

-Efendim sınıf geçme öğretmenlerin parmak kaldırmaları ile oluyor. Ben öğretmen arkadaşlara rica edersem dileğimi geri çevirmezler. Parmak kaldırırlar. Ders yılı sonunda Anıl'ın kekemeliği de, altını ıslatması da sona erdi. 

Bayramlarda ve kimi belli günlerde vesileler yaratarak arada bir arıyor beni Anıl. Gene bir gün telefon açtı:

-Örtmenim, ziyaretine gelcem.

-Bekliyorum Anıl, buyur gel.

Kapı zili çaldı, açtım. Anıl kapıda. Elinde bir tutam çiçek:

-Öğretmenine çiçek götür dedi annem. Çiçek getirdim sana.

Çiçeği aldım. Teşekkür ettim. Masaya oturduk karşılıklı. Anıl:

-Örtmenim ben çalışıyorum.

-Nerede çalışıyorsun.

-Karşıyaka’da, bir cant  fabrikasında. 

-Ne iş yapıyorsun?

-Örtmenim, fabrikadan cantlar çıkıyor, onları alıp depoya taşıyorum. Duvarın dibine yığıyorum.

Konuşurken bir ara Anıl'ın gözleri parladı:

-Örtmenim ben sigortalı işçiyim.

Anıl'ın annesi babası da işçi ama yıllar boyu sigortalı olamamışlar. O  nedenle sigortalı işçi demek, Anıl’a göre taçlandırılmış işçi demekti.

 

Aradan geçti birkaç yıl. Anıl'ın annesi ile halası çıkageldiler:

-Anıl'ı askere alıyorlar. Acaba nasıl olur?

-Hiç merak etmeyin. Anıl, aslanlar gibi  askerlik yapar, dedim.

5-6 hafta geçti. Saat 21.00 dolayında bir telefon:

-Örtmenim iyi akşamlar.

-Teşekkür ederim Anıl. Nerelerdesin?

-Örtmenim ben Tekirdağ’dayım, askerlik yapıyorum.

-Şu anda ne yapıyorsun?

-Nöbetteyim örtmenim.

-Nerede nöbet tutuyorsun?

-Kuledeyim örtmenim.

-Görevin ne orada?

-Etrafta bir yaramazlık olursa komutanıma bildireceğim.

-Anıl, nöbette telefonla konuşmak belki doğru değildir. Sonra gene görüşürüz, Tamam mı?

-Tamam, örtmenim, iyi geceler.

-Teşekkür, iyi nöbetler.

 Askerlik sonrası çıktı geldi Anıl. Sordum:

-Ne iş yapıyorsun Anıl?

-Cant fabrikasına girdim örtmenim. Patron beni bekliyormuş. 

Yorum: Anıl'ın zihin bahçesi tertemiz. Başka bir iş düşünmüyor. İşini severek yapıyor. Aynı yerde çalışan sigortasız işçiler de var. Üç ay süre ile başarılı çalışanları sigorta yaptırıyormuş patron. Ama Anıl askerlik dönüşü ilk gün sigortalanıyor.

Anıl, başarılı bir öğrenci mi, değil mi? 

Başka bir ülkede yaşanan benzeri bir olay da şu:

Mutfak araçları üreten bir fabrika, okullara duyuru yapıyor.''Kaşık, çatal, bıçak düzine kutuları yapılacak. Çalışmak isteyen öğrencilere duyurulur.''

Bu çalışma için fabrika, büyük bir salon düzenliyor. Masalar üzerine kaşık, çatal, bıçak sandıkları konuluyor. Kutular da getiriliyor. Öğrenciler düzinelik kutuları hazırlıyorlar. Üç ay sonra şikâyetler gelmeye başlıyor satış merkezlerinden. 10.11.13.14’lük kutular çıkıyor sandıklardan. Fabrika araştırma yapıyor. Sonuç: Zekâ düzeyi normal ve aşağıda olan öğrencilerin hazırladıkları kutularda yanlışlık yok. Zekâ düzeyi üstün olan öğrencilerin hazırladıkları kutularda oluyor yanlışlıklar. Neden? Yapılan paket sayısına göre ücret alınacağı için üstün zekâlı çocuklar çok hızlı sayım yapıyorlar. 1'2'3'.Ama zekâ düzeyi aşağıda olan öğrenciler, kazanacakları paraya takılmadan, talimata tam uyuyorlar.1-2-3----11-12. 

Eğitimin görevi, her öğrencinin zekâ ve yeteneklerine göre bir yaşama ortamı hazırlamaktır. Bakın eğitim bilimci Carl  Rogers ne diyor(10):''Öğretmen, güzel bir sofra hazırlayıp, ne kadar güzel ve coşku verici olduğunu anlattıktan sonra, öğrencilerinin bunları yemesini dileyen bir yardımcı kişi olabilir.''Köy Enstitülerinde bu sofralar çok zengin hazırlanıyor ve öğrenciler gereksinmesi olan gıdaları (uyarıcılar) coşku içinde alıyorlardı. Buraya eğitimin tanımını da koymamızda yarar var: ''Eğitim, çocuğun doğuştan getirdiği yeteneklerini, kendi kendine ve arkadaşlarıyla birlikte geliştirmesine ortam hazırlamaktır.''

 Yazımıza son noktayı koyma sırası geldi:

1.Sigmund Freud'un bilim kaynağı, Tolstoy

2.Köy Enstitülerinin bilim kaynağı, Nazım Hikmet.

3.Küme çalışmalar ile proje metodunun bilim kaynağı ise milattan önceki yıllardan günümüze, eğitim tarihinde adı yazılı ya da yazılı olmayan nice dahi yiğit kişilerdir.

4.Günümüzde, okullarımızda uygulanan eğitim yönteminin de bir kaynağı var mı dersiniz? Elbette var. Bu kaynağa ulaşmak için gezi olayları günlerine dönmemiz gerekiyor. Gezi olaylarının yaşandığı günlerde Milliyet Gazetesinde okudum. Türkiye’de bir cemaatin başkanı olup ABD'de yaşayan Fethullah Gülen diyor ki: ''Geçlerimizin başlarındaki hücrelerin içine iyiliği, güzelliği, sevgiyi, saygıyı yerleştirememişiz. Bu güzellikleri beyinlere şırınga etmeliyiz.''Bornova'da olan bir dershanenin, bir reklam kitapçığını görmüştüm beş yıl önce. Kitapçığın kapağında bir karikatür vardı: Öğrenci sandalyeye oturmuş. Başında boş bir kova. Bu kovaya bir ibrikten su konuluyor. İbriğin üzerinde dershanenin adı yazılı. Karikatürün altında bir yazı:''Bu kovayı en iyi 

Biz doldurabiliriz.''O yıllarda, dershanelerle cemaatin bir ilgisi olduğunu bilmiyordum ben. 

Milattan önce yaşamış olan Platon (427-347) ''Eğitimin gayesi, insanlarda bulunan yeteneklerin geliştirilmesidir.'' diyor. Aristo da bilgi açlığından bahsediyor. Yüce bakanlığın felsefesi ise, boş olan kafaların içine kendi dilediklerini yerleştirmek. 

Geçmiş yıllarda, T.C.Milli Eğitimini, yer küredeki gelişmiş eğitim düzeyine göre, yüz yıl gerilerde sayıyordum. Ama bu gün görülüyor ki Türkiye'deki eğitim düzeyi, milattan da gerilere düşmüş durumda...

 Türkiye Cumhuriyetinin çağdaş uygarlık yoluna girebilmesi için proje metodunun, bilim dışı takıntılardan arınması gerekiyor. Proje metodunu, bu zararlı takıntılardan ayıklayarak kendine özgü yöntemi içinde uygulamaya koyacak yiğit eğitimcileri şimdiden kutluyorum.

--------------------------------------------

Kaynak: www.ysfgunduz.tr.gg

1)O yıllarda henüz soyadı yoktu.

2)Çocuğunuzun Başarısı Elinizdedir, sayfa 163.

3)Fakir Baykurt. Okuldaki adı Tahir idi.

4)Askerlik şubesi kayıtlarına bakılabilir.

5)Tamamlayıcı bilgi için Çocuğunuzun Başarısı Elinizdedir. Sayfa:152.Bu kitabı kütüphanelerde bulabilirsiniz.

6)CNN kayıtlarına bakılabilir.

7)ÇBE adlı kitap. Sayfa:159 son satır ile 160 ilk 2 satır.

8)Merkezi yazılı sınavda, öğretmen kendi öğrencilerini değil başka okulların öğrencilerini sınav yapabiliyor.

9)ÇBE elinizdedir adlı kitabın 112.sayfası.

10)Yaşamak, sevmek ve öğrenmek. Sayfa:13.

Image and video hosting by TinyPic 

 

Ana sayfaya Gitmek için buraya tıkla

 

 






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Mesajın:

Saat
 
Reklam
 
 

 
Bugün 3 ziyaretçi (27 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
ysfgunduz.tr.gg